25 Aralık 2012 Salı

Yetenek mi Çalışkanlık mı ?



     EkonomiTurk sitesinde okuduğum bir yazıydı diye hatırlıyorum ama emin olmadım. Yazının içeriği herhangi bir insan fiziksel engeli olmayan bir konuda hiç bir bilgisi olmasa dahi 10.000 saat çalışırsa yetkin bir konuma gelebileceği ile ilgiliydi. Yani belli bir konuda günde 8 saat çalışan birisi:

10.000/8=1250 gün
1250/365= 3,42 yıl
1250/30= 41,6 ay
1250/7= 178,5 hafta

yetkin hale geliyor. Aralıksız çalışılan 3,5 yıl çok uzun bir süre. Tatilleri sorunları hastalıkları katarsak 5 yıl gibi bir süre eder. Herhangi bir konuda yetkin olma fikri çılgın görünüyor gibi değil mi? Piyano çalmayı bilmiyorsunuz. Ama beş yıl aralıksız çalışma bunu mümkün kılıyor. Hatta hatırı sayılır sözü dinlenir birisi oluyorsunuz. Çalışmanın büyüsü olsa gerek bu. Fazıl Say olup olamayacağınız ize tabiki yetenekli olup olmadığınıza bağlı.

     Konuyla ilgili aklımda birkaç isim var. Bekir İrtegün ile başlamak istiyorum. Tıpkı Ümit Özat gibi sık sık hatalar yapan ama çalışkanlığı sayesinde forma şansı bulan futbolcu. Milli formayı giymeye hak dahi kazandı. Gerçi Fenerbahçe de yerine oynayabilecek stoper olmadığı için şans bulduğuda söylenebilir ama temel sebep çalıkanlığı. Peki yaptığı hataları, eksik olan futbol zekası ve yeteneksizliğini düşününce Bekir gerçekten sadece çalışkanlığı ile formayı hakediyor mu? 5 yıl aralıksız çalışıp Alex kadar forma şansı bulması adalet mi?
Yetenek mi Çalışkanlık mı?
     Caner Erkin'in Stoch tan formayı kapmasıda benzer bir durum. Süratli, futbol zekası yüksek ve yetenekli ama savunma yapmayan, bencil ve çok top kaptıran Stoch yerine Caner'in oynaması çalışkanlıkla açıklanabilir mi? Bence Hayır açıklanamaz. İnsanların bildikleri güvendikleri bir yerde yada çevrede olmak isteyeceğini daha önce dile getirmiştim. Yani terbiye edilmemiş, ne kadarda çalışkan olsada, bir yetenek çalışkan ve terbiyeli bir vasata değişilebiliyor. Yani sadece yetenekli olmak çalıkanda olsanız yeterli olmayabiliyor. Benzer bir durum geçtiğimiz hafta sırf şampiyonluk ile ilgili kaygılarını dile getirdi diye José Mourinho tarafından yedeğe çekilen Iker Casillas'ın başına geldi. Maç bitiminde Real Madrid'in Malaga'ya 3-2 lik malubiyetide ironiktir.

     Konunun özüne dönmek istiyorum. Başlıkta ki soruya verilecek cevap elbette çalışan bir yetenek olacaktır. Ama bu elinizde yoksa siz neyi tercih edersiniz. Hatta bir kurgu yapalım. Herhangi bir konuda ekip kuracaksınız. Mesela taşımacılık şirketi ile ilgili bir ekip olsun. Stok sahalarını ve durumlarını belirleyen ilk kişiniz olsun. İşin büyüklüğüne göre şöför sayınız belirlenmeli. Araçların bakımı ve yönlendirilmesi için organizasyon şefi bir başka ekip üyesi olmalı. Muhasebe işleriyle ilgilenen birisi. İş görüşmelerini yapan başka birisi. Şirket tanıtımı ve halkla ilişkilerle ilgilenen birisi daha. Tüm ekini yönetecek planlama ve yönetimi yapacak üst bir yönetici ile çok uzatmadan ekibi tamamlayalım.

   1- Şöförler ( 10 Kişi Olsun )
   2- Yükleme İşçileri ( 20 Kişi Olsun )
   3- Ürün Planlama Şefi
   4- Araç Bakım Organizasyon Şefi
   5- Pazarlama Kısmı ( 4 Kişi )
   6- Halkla İlişkiler Kısmı ( 3 Kişi )
   7- Muhasebe Kısmı ( 2 Kişi )
   8- Yönetim Kısmı ( 3 Kişi )

     Yaklaşık kırk beş kişilik bir ekip kuracaksınız. Nasıl bir yol izlersiniz. Deneyimli kişileri mi seçersiniz? Yoksa genç yeteneklere mi yönelenirsiniz. Galiba pek çok kişi terbiye edilmiş yetenekleri arayacaktır. Ne yaptığına değil öncelikle ne söylediğine bakacaklardır. Aykut Kocaman'ı bende eleştirdim ama görünen o ki hoca herkes gibi davranıyor. Belkide bu yüzden taraftar bir türlü benimseyemiyor Aykut hocayı. Sırf kendine benzzettiği için. Kendi yapamadığı çılgınlığı ondan beklediği ama karşılık göremediği için. Futbol gibi görsel zevk vermesi gerektiği düşünülen bir dalda böyle bir beklenti haksızda değil hani.

     Gelelim 45 kişiyi nasıl seçmemiz gerektiğine. Şöförleriniz iyi olmalı. Ama yetenekli olmalarına gerek yok. Hatta araç kullandıklarını düşünürsek yetenekli değilde düzenli olmaları akla daha yatkın görünüyor. Zira kaza yapma olasılığı azalır. Çünkü risk alma ihtimali düşer. Yükleme işçilerinin yetenekli olmaları gerekli. Çalışkan ve yetenekli olmalılar. İş hem hızlı gitmeli hemde yükleme ve depolama ile ilgili ayrıntıları görebilecek, yeni yöntemler geliştirebilecek bir kadroya ihtiyaç var. Bu tarz işlerde en önemli nokta planlama olduğu için planlama şefinin ilk önceliği devamlılığıdır. Tamda bu noktada herkesin aklında yaratıcı kişinin yükleme işçileri değilde şefin olması gerekliliği fikri cereyan etmiş olmalı. Bence az öncede değindiğim gibi öncelikli özelliği devamlılığı olmalı. Sonra deneyimli ve son olarakta yetenekli olmalı. Çünkü değiştirebileceği pek bir malzemesi yok. Deneyimi ile daha az depo masrafı ve yakıt tasarrufu sağlayabilir. Ama yeteneği ile size hız kazandırabilir sadece. Ve hızın bu alanda geri dönüşü diğer konulardan çok daha azdır. Araç bakım organizasyon içinden benzer bir durum geçerli. Pazarla ile ilgili kısım kesinlikle öncelik olarak yetenek içermeli ki yeni pazarlama teknikleri geliştirebilsinler. Halkla ilişkiler ve muhasebe için deneyim yetenek ve çalışkanlık şartını aramak yeterli. Ve en öneli kısmına gelilim yönetim kısmı. Bahsettiğim yetenekli çalışanlardan gelecek fikirleri değerlendirip uygulamaya sokabilecek açık fikirli yetenekli ve deneyimli bir kadro şart.

     Kurduğum ekip için söylenebilecek ve farklı tercihler geliştirilebilecek olasılık çok. Ama genel çerçeve bu olmalı. Zira sadece yetenek peşinde koşarsanız bir organizasyonunuz olmaz. Halbuki bahsettiğim iş kolunda önce organizasyonunuz sağlam olacak. Sonra istediğiniz değişiklikleri yapabilirsiniz. Varmak istediğim sonuç sektör ve iş koluna göre ihtiyaç duyacağınız ekip çeşitlilik gösterir. Hatta hedef kitleniz bile önemli. Bu yüzden işinize ve hedeflerinize göre bir ekip kurmalısınız. Belli alanlarda yetenekten ziyade çalışkanlık ve devamlılık ön planda tutulmalıdır. Yani doğrudan sorulmuş yetenek yada çalışkanlık sorusuna verilebilcek tek cevap çalışkan bir yetenek olacaktır. Aksi halde ekip içerisinde ki ihtiyaca göre değişkenlik gösterir.


24 Aralık 2012 Pazartesi

Adalet İstiyorum


  Aslında adalet istemek için öncelikle adaletin ne olduğu ile ilgili bir yazı yazmam gerekli. Lakin katliam yine anılamadı haberini görünce vakti zamanında Ermeni meselesi için yazdığım yazıda olduğu gibi hiddetlendim. Şiddet içeren bir hiddetlenme değildi ama bu ülkede aciz kişilerin başkaları adına konuşabilmerine dayanamıyorum artık.

Adalet


  Maraş olayları, Kürt meselesi veya Ermeni sorunu hangisinden başlamak isterseniz. Bu ülkede azınlık olmak gerçekten zor. Acı çektirirler, haklarınızı yok sayarlar belkide mallarınıza el koyarlar. Ama azınlıkların en üst düzey yerlerde bulunmalarına, kazanç elde etmelerine ve en önemlisi baskın çıkmalarına müsade ederler. Ve üst düzey o kişiler kendi değirmenlerine su taşımak dışında pekte bir şey yapmadılar. Danışıklı dövüş yapılıyorda denilebilir.

  Örneklerle açıklamak istiyorum. Şimdi ben bu güne kadar hiç bir askerimizin şehir düştüğü yerde anılması için eylem yapmak isteyenlere rastlamadım. Kimse Diyarbakır'a gidip Türk milliyetçiliği yapmaya çalışmamıştır. Kimse gidip bu bölgelerde Kürtleri kışkırtmamışlardır. Neden peki? Bence çok açık bir cevabı var: saygı. Hadi oradan diyebilirsiniz. Ama ben Ege bölgesinde büyümüş birisi olarak hiçbir Kürt göçmenin işinde gücünde olduğu sürece dışlandığını görmedim. Adana da okuduğum yıllarda da Türk vatandaşları kışkırtan eylemler olmadıkça her türlü ifade özgürlüğünü kullandıklarını bizzat yaşadım. Hatta hocalarımdan birisini eylemlerde yer aldığını görmüşlüğüm vardır.

Maraş Olayları


  Peki bu şu demek midir? Kürtlere şiddet uygulanmadı gereksiz bir eylem içerisindeler. Elbette hayır. Yanlış politikalar, görmezden gelmeler, aşşağılamalar olmuştur. Ama aynı süreçte bu bölgelerde ki diğer kültürlerin yok sayıldığı bizzat Kürtler tarafından yok sayıldığı da unutulmasın. Zira bu bölgeler araplar ve pek çok farklı kültürden insanla adeta kaynamaktadır. Şu anda bu konu çok daha şiddetle artmaktadır. Bu bölgede ki Hiristiyan vatandaşların durumlarını düşünen olduğunu sanmıyorum. Sadece çevre ülkelerde vuku bulan olaylar neticesinde Kürtlerin ön plana çıkmaları ve diğerlerini yok saymaları durumu var.

  Konuyu Kürtleri suçlamaya dönüştürmeyelim. Herkes haddini bilecek şeklinede çevirmeyelim. Sadece artık azınlıkların haklarını teslim edelim. Ve azınlıklarında provoke edici eylemlerden uzak durmalarını sağlayalım. Adalet böyle gerçekleşir ancak. En öneliside basiretsiz liderlerden, düşünce adamlarından yada öncü kişilerden kurtulalım ki barış sağlansın artık.









23 Aralık 2012 Pazar

Aykut KOCAMAN İstifa



   Öğrenciliğimi bitirdiğim yıl iş hayatına başladım. Daha öncesinden de iş deneyimlerim vardı ama hiç birisi sorumluluk almamı gerektirecek tarzda işler değildi. Yani görev adamıydım denilebilir. O işlerede zaten gözlem yapmak amaçlı girmiştim. Ama okulum bittikten sonra başladığım işimde çok ciddi sorumluklar aldım. Hemde hiç bilmediğim konularla ilgili. Evet hiç bilmediğim konularla ilgili. Ve sorumluluklarımın üstesinden her seferinde övgü, maddi imkanlar ve öz güven kazanarak geldim.

   Yazıya kendimi överek başlamış oldum bu arada. Ama elbette amacım bu değil. İnşaat sektöründe ve sahada yani şantiyelerde çalışan birisi olarak sık sık ekip, şirket ve şehir değiştirdim. Yani değişimi, yeni başlangıçları ve mücadeleyi iyi bilirim. Kendimi övmeye devam ediyorum galiba. ( Bu arada ciddi başarısızlıklarımda var. )

  Geleyim kendimi bu kadar neden övdüğüm konusuna, kısa ama dolu dolu geçmiş iş hayatı geçmişimde öğrendiğim en önemli olgu: kitlelere yön veriyor, ekip yönetiyor veya kişilerin performansına göre başarınız şekilleniyorsa sözlerinize dikkat etmelisiniz. Sık sık dahi demeyeceğim, çok çok çok nadiren söylem değiştirmeli, planlarınızı baştan yapmalı ve olasılıklar doğrultusunda değişebilecek bir yapıya sahip olmalısınız. Elbette işin psikoloji, sağlık, dış şartlar gibi değişkenleride olacaktır. Ama bu durum iyi bir gözlemci olmanız, hızlı kararlar verebilmeniz ve sorumluluk alabilmeniz gerekliliklerini değiştirmez. Tabi bulunulan mevki için eğitim ve deneyim gibi özelliklerin zaten var olduğunu varsayıyorum.
Övünülecek Yıllar
   Bütün bu bilgiler ışığında sözü Aykut KOCAMAN ve Aziz YILDIRIM'a getirmek istiyorum. Aykut hoca tam rakam veremeyeceğim ama birkaç kez istifa etme girişiminde bulundu. Dün akşam itibariyle tekrar istifa ettiğini dile gitirdi. Ve anlaşılan yine istifası kabul edilmeyecek ve görevine devam edecek. Ama öyle olmaz işte. Yönettiğin oyuncuların, arkanda duran yönetimin ve seni destekleyen taraftarın kafasında soru işareti oluşturursun. Tekrar gitmeyeceğine nasıl inanacaklar. Galibeyete ve başarıya inandığına, işini sevdiğine nasıl inanacaklar. Seni nasıl takip edecekler. Olmaz Aykut hoca. Bu kez sözünün arkasında durmalısın. Zira artık sözünün bir ağırlığı kalmadı.

 
Kaçıncı İstifa

   Evet Aykut KOCAMAN Fenerbahçe futbol takımına oyuncu ve teknik direktör olarak hizmet etmiştir. Kendisi saygıyı hakeden bir kişiliğe sahiptir. Terlettiği formayı hak eden bir sporcu olmuştur. Başarılarılarda büyük payları vardır. Fenerbahçe'nin evladıdır, duygusal davranacak kişilerdendir. Yani tüm hakkının teslim edilmesi gerekmektedir. Alex'in ayrılışı olması gereken en kötü şekilde gerçekleşti Aykut benzer duruma düşürülmemelidir. Ama yıprandığı yeter, daha fazlası herkes için kötüdür.

Evinde Hissetmek
   Aziz YILDIRIM içinde Raul José Trindade Meireles olayında yine Aykut hoca benzeri bir durum söz konusu oldu. Önceden yapılan: havuzdan çıkarız, Türkiye'yi sarsacak belgeleri açıklarız, namus davamız gibi arkasında durulmayan ama çok ciddi şekilde gündemde tutulan ösylemler yine Aziz Başkan tarafından dile getirildi. Koyu bir Fenerbahçe Spor Klübü ( yani sadece futbol değil ) taraftarı olarak yönetimimizin, taraftar gruplarımızın, başkanımızın yada teknik kadromuzun artık ne söylediğine daha fazla dikkat etmesini ve arkasında durmasını istiyorum. Zira böyle bir CUMHURİYET olmaz.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Komşum İçki İçmesin



   Güven sorunu yaşayan bir toplumuz. Yapılan araştırmalarda %10 dolaylarında bir kesim diğer insanlara güvendiğini beyan etmekete. İçler acısı bir rakam gibi görünüyor. Halbuki daha yüz yıl olmamamış var olma savaşı verileli. Ve belkide bu durum araştırılması, sebeplerinin belirlenmesi, örnek gösterilmesi gereken bir değişim.
Koşulsuz Güven


   Güven konusunda ki eksikliğimizi inkar edecek savunacak yada bu konuda daha fazla konuşacak değilim. Bahçeşehir Üniversitesinin araştırması ortada. Ama bu bulgulara ulaşılırken yapılan anketlerde kişileri vermiş olduğu şu cevaplara bakmak istiyorum:

  • İçki içen komşu istemem (Yüzde 72)
  • Nikahsız yaşayan komşu istemem (Yüzde 67)
  • Hiçbir dine inanmayan komşu istemem (Yüzde 66)
  • Yahudi komşu istemem (Yüzde 64)
  • Hırıstiyan komşu istemem (Yüzde 52)
  • Amerikalı komşu istemem (Yüzde 43)
  • Kızları şort giyen komşu istemem (Yüzde 36)
  • Başka bir ırk ve renkten komşu istemem (Yüzde 26)
 
    İçki içen komşuyu bende istemem. Sebebi çok basit eğer kişi içki içme edebine sahip değilse beni rahatsız etme ihtimali var demektir. Ama saygılı bir şekilde içkisinide içiyor da olabilir. Neden risk alayım.



   Nikahsız komşu istemem. Burada tam olarak ne anlatılmaya çalışılıyor kavrayamadım doğrusu. Ama aile bağları konusunda daha güçlü komşu istemekte bir sakınca görmüyorum.

  Hiç bir dine inanmayan komşu bende istemiyorum. Dikkat ederseniz müslüman yada başka bir dinin ismi geçmiyor Herhangi bir dine inanması yeterli. Tabiki herhangi bir dine inansın isterim komşumun, zira hayat tarzını bilmek isterim. Hiristiyan olsada müslüman olsada yada başka bir dine mensup olsada bir ritüeli, devamlılığı olacaktır.

   Toplumumuzda çok yaygın olan önyargının eseri bir cevap. Haklılığını yada haksızlığını tartışmaya gerek yok. Ama anlamlandırılamayacak bir cevap değil.

   İnsanlarının %100 e yakını müslüman olduğu bilenen bir ülkede hiristiyan komşu istenmemesi normal karşılanması gerekli.

   Diğer şıklar içinde söylenecek şeyler tekrardan ibaret. Bu taraz araştırmalar toplumun bakış açısını yansıtmakta. Asıl ihtiyaç duyduğumuz bu fikirlerin ne kadar uygulandığı. Yani eşcinsel komşuya, başka dine mensup komşuya yada dinsiz komşuya şiddet uygulanıyor mu bakmamız gereken konu bu gibi. Yoksa bu düşünceler sadece fikir olarak kalıyor uygulamaya geçmiyor mu.

   Son olarak herhangi bir fikri yada kesimi savunmak için yazmadığımı belirtmek isterim. Sadece insanların hayatlarını sürdükleri ortamların güvenli ve bildikleri çevreden oluşmasını istemelerinin sıradanlığını anlatmaya çalıştım.


14 Aralık 2012 Cuma

Gelişmişlik ile Gelişmekte Olan Arasında


  Gelişmekte olan ülkeler listesinde yer alan bir ülkede yaşamak böyle bir şey galiba. Yani her şeyin sürekli değiştiği; gündemin, haberin, olayların. Ve dahada önemlisi tekrar o konulara geri dönülmemesi. Zira yeni gelişmeler hatırlamamıza engel oluyor öncekilerini.

Seçici Olmak
  İnsanoğluna verilmiş büyük lutuflardan birisidir; "unutmak". Ama neyi unuttuğumuza dikkat etmeliyiz. Arkadaşları unutabiliriz, ailemizi belki, belkide bize reva görülenleri.

  Bu yazıyı yönlendirebileceğim o kadar çok alan var ki hangisi seçmeliyim karar veremedim. Tercih etmenin diğerlerinden vargeçmek olması gibi unutmakta vazgeçmenin başka bir şekle bürünmüş hali. Yani yaptığımız tercihler nasıl diğerlerini göz ardı etmek anlamına geliyorsa unutmakta yaptığımız tercihlerde ki göz ardılarımız.

   Unutmak istenecek konular vardır birde. Pişmanlıklar, hatalar, kırgınlıklar. İroniye bakın ki onlarıda unutamayız değil mi_? Beynin unutma ile ilgili izlediği yol çok ilginç zira.

  Gelişmişiliğimizi ve gelişmede olduğumuzu bu sürecin bitmesinden anlayabiliriz galiba. Gelişmiş günlere o halde.


1 Kasım 2012 Perşembe

Haykırış


 Ne kadar çok öğüt verilirmiş bir gence. Ve büyüdükçe O gençte ne kadar çok öğüt verirmiş birilerine. Zaman ilerledikçe yaşamak bu döngüyü yada bu döngüde olduğunu görmek...

  " Bilinçli kişi yaşadıklarından ders alan, akıllı kişi başkalarının yaşadıklarında da ders alandır " fikri şu sıra çok kez aklımdan geçmekte. Zira bilinçi olmak gayretindeyim. O kadar öğüte rağmen akıllı kişi olamamak, olamadığımı görmekse...


Sesiz bir haykırış ( Fotoğraf: 2che.me )


  " Yaptıklarımdan yada tercihlerimden pişman değilim. " sözünü söyleyebilenlere çok imreniyorum. Ama ne kadar içten olduklarını öğrenmek isteği ilede dolup taşmaktayım. Zira inadına bir memnuniyet midir? Zaten yapılmış tercihlerden dönülemeyecek oluşu. Dönmenin zorlukları, yeni başlangıçların ceremelerine katlanamama durumu mudur? Yada haklı çıkma gayreti. Eğer öyleyse ben hata yaptığımı kabul etmek istiyorum. Mutlu değilim çünkü. Mutsuz muyum? Hayır mutsuzda değilim.

 Belkide hayatın çelişkisi budur. Ne mutlu olduğuna inanabilmek nede mutsuzluğu bilmek.


19 Temmuz 2012 Perşembe

Yol


  Sıla derki " Yol nereye biz oraya ".

 İyi Yolculuklar


     Hep yapmayı istediğim ve bir bakıma hepte yaptığım eylemdir yolun beni götürdüğü yere gitmek. Tamam atalarımız taş yerinde ağırdır demişler ama şartlar çok değişti artık ve tabi çok gezenin çokta bileceğinide söylemişlerdir.

     Bu yüzden artık sabit bir yerde kalmak yerine göçebe olmak göçebe fikirlere, eylemlere sahip olmak daha doğru gibi. Ama bu süreçte dengeye ihtiyaç duyacağımızda açık.

                                                                 ***

            Ne yapmalı peki!

                                                                 ***

     Yapılması gereken yolun nereye gittiğini düşünerek zaman harcamak yerie yolun görünen kısmının uygunluğunu kontrol etmek. Harama giden yolda haramdır, İslam inancının öğütlerindendir. Yani haram ile harama giden yol aynıdır.

     Demek oluyotrki yolun götüreceği yer yolun görünen kısmından bellidir. Varmak istediğiniz yer olup olmadığını rahatlıkla anlayabilmelisiniz.

15 Temmuz 2012 Pazar

Yalan




Bana yalan söylediler...

Yalan söylemediler bana desem bende bir yalan söylemiş olurum. Herkes gibi banada pekçok yalan söylediler. Ama hepsi güzeldi. İyi hissettirdi Uyuşturdu belki, belki kandırdı yada aldattı. Ama hepsi güzeldi.

Ve işte kapı orada. Yeni yalanlar yeni uyuşukluklar yepyeni aldatmalar bekliyor ardında

Olacaklardan mesul değilim demştim bir keresinde. Tekrar ediyorum: Bu kapıdan geçtiğimde olacaklardan mesul değilim. Olacakları bile bile öbür tarafına geçiyorum.


Kelimesiz


Öyle herşey iç içe...


7 Temmuz 2012 Cumartesi

Fenerbahçe nin Trasferleri


" 3 Temmuz... " kalıbı ile başlayan cümlelerinde sonuna gelindi gibi. Bir şekilde oldu - olmadı, yansıdı - yansımadı, gitti - geldi derken varsada yoksada kafalarda soru işaretleri bırakılarak sonlandırıldı.

Bir Fenerbahçe taraftarı olmamın ne kadar dışında kalabilirim bilmiyorum ama suçlu yada değil demeden takımına sahip çıkan taraftara herkesin saygı göstermesini rica ediyorum. Gerçi kamuoyu oluşturabilmek adına bu desteği Aziz Yıldırıma yönlendirmek isteyenler oldu ve büyük ölçüde başarılı sayılabilirler.

Başarının sırrı nedir diye çok kere yazdım. Tüm yazdıklarımı bir kenara itecek başarıyı geçen yıl Fenerbahçe futbol takımı gösterdi. Zira kalite, para yada vaatler değil birliktelik ve destek motive etti takımı.

Bu yıl şu ana kadar gerçekleşen transferlerde bunlar:


Ben kimin oynadığından yönettiğinden yada oynattığından değil profesyonelce hareket edilmesinden yanayım. Ki bu transferler bu yola yakın hissettirdi.

Fenerbahçeli olmak bir ayrıcalıktır...

Yaşam





Bazen kalmaktır zor olan bazende gitmek...
Beklerken de giderken de birileri olacaktır.

Giderken karşılatığımız, kaldığımızda misafirimiz
Hepsi kendi çiziklerini atacak yaşam defterimize...
 

17 Mayıs 2012 Perşembe

Başarının Sırrı


   Başarının tek sırrının çalışmak olduğu söylenir. Evet bir raddeye kadar doğrudur. Lakin eğitim seviyesi düşük bir çevrede yaşayan kişinin çalışma seviyesi ile eğitim seviyesi yüksek bir çevrede çalışan kişinin çalışma düzeyi değişir. Bu konuda örnek vermek sakıncalı olsada denemek gerekli; ODTÜ de bir öğrencinin sahip olduğu çevrenin çalışma kapasitesi ile ( kendi üniversitemi kullanayım ) Çukurova Üniversitesi'nde kinin çalışma çevresi farklıdır. Gerçi iletişim ve bilgiye ulaşım konusunda atlamış olduğumuz çağ itibariyle bu fark büyük ölçüde kapanmış durumda. Yinede hazır bilginin olduğu bir ortamda etkileşim altında kalınacak koşulların sağlayacağı avantajlar gözardı edilemez.

    Okuyarak günlerin harcanacağı bir ders konusu bilen bir arkaaştan saatler, izlenmemiş bir filmin kalitesi söz arasında yada gidilmemiş bir yerin özellikleri bir kantin muhabbetinde edinilebilir. Evet izleyerek, okuyarak yada giderekte bu bilgilere ulaşılabilir. Ama zaman harcamayan kişi çoktan farklı konulara eğilim göstermiştir bile.


Geçti Bor'un Pazarı Sür Eşeğini Niğde'ye


Resminde anlattığı gibi gereksiz hamallıklara gerek yok. Ama seçilmemiş ve elde olmayan sebeplerden dolayı edinilen dezavantajları ekarte etmenin tek yoluda çalışmak gibi. O halde Kolay gelsin...

Ve Fenerbahçe Türkiye Kupasını Alır


    Toplumların afyonu olarak değerlendirilmiştir spor ve özellikle futbol. Büyük ölçüde katılırım bu değerlendirmeye. Zira çok farklı fikirleri bir araya toplayabilir takımdaşlık. Gündemi değiştirme araçlarında ilk sıraları doldurur. Bu saptamaya en büyük örnek Eskişehir'de Şampiyonluk Kutlamaları yazımda da değindiğim şampiyonluk maçı sonrası Kadıköy'de cereyan eden olaylardır.

Ve Fenerbahçe Türkiye Kupasını Alır


    Eskişehir'de nasıl ki Galatasaray şampiyonluğunu kutlayamadıysa Fenerbahçe de nihayet aldığı kupanın kutlamalarını yapamadı. Neyse ki yıllardır alay konusu olan Türkiye Kupası özlemini gidermiş oldu. Varsın Eskişehirde ki taraftarları gönüllerince kutlama yapamasınlar.

    Takımdaşlığın ne kadar güçlü bir bağa sahip olduğunu çoğu kişi bilir. Ve geçen sezon sonunda gündeme gelen şike olayları yüzünden Fenerbahçe taraftarının içinde bulunduğu takımdaşlık ruhu çok farklı bir noktada. Maruz göstermez ama Kadıköy de cereyan eden olayların temelinde de bu duygunun etken olduğunu unutmamak lazım.

    Ve en önemlisi bir türlü kabul edilebilir düzeye getiremediğimiz futbol kültürü, becerisi ve adaletini sağlalamız dileğiyle...

15 Mayıs 2012 Salı

Eskişehir de Şampiyonluk Kutlamaları


   Dört ayı aşkın bir süredir Eskişehir de yaşamaktayım. Bu sürede Eskişehir hakkın da yüzeysel gözlemlerimi ara ara da yazdım. Lakin dinlediğim şehir efsanelerinin haddi hesabı yoktu. Yoktu diyorum zira cumartesi akşamı büyük bir kısmının şahidi oldum. Herkesin bildiği gibi 12.05.2012 cumartesi akşamı sezonun şampiyonunu belirleyecek büyük derbi vardı. Müsabakanın sonucunu yada Galatasaray'ın şampiyonluğu hakkında yazacak değilim. Konu Eskişehir de şampiyonluk kutlamaları.

Eskişehir / Kanatlı AVM Önü
    Eskişehir Türkiye de şehir takımının üç büyük takımdan daha fazla taraftarı olan tek şehir. Bu ne demek; Eskişehir de Eskişehirsporu destekleyenlerin sayısı Fenerbahçe, Galatasaray yada Beşiktaşı destekleyenlerden daha fazla. Bu durumda doğal olarak nasıl Kadıköy de Galatasaray şampiyonluk kutlaması yapamıyorsa diğer takım taraftarlarıda Eskişehir de başarılarını kutlayamıyorlar.

   Bu durumu Eskişehir'in toplumsal yapısına bağlamak gerekmekte. Zira şehir halkı kendine özgü, birleştirici, şehir olma bilinci edindirici çıkış noktası olarak futbol takımlarını seçmişler. Nasıl ki diğer şehirler mutfak kültürü, doğal güzelikler, din - inanç gibi çıkış noktaları edinmişlerse Eskişehir de futbol takımını seçmiş.

    Eskişehir'i sevdiğim pek söylenemez. Bu yüzden yanlış bir değerlendirme yapmak istemiyorum ama şehrin ön plana çıkarabilecegi başka bir değeride yok. Anadolu Üniversitesi, genç nüfus, gece hayatı, kurtuluş savaşı dönüm noktası olmak değerlendirilebilecek diğer özgünlükleri. Fakat bu özellikler diğer şehirlerle paylaşılmaya mahkum. Ama şehir takımı taraftarlığı değil. Ve doğru bir tercih yaptıklarınıda söylemek gerek.

    Sonuç olarak siz siz olanu Eskişehir'e yolunuz düşerse forma giymemeye dikkat edin. Başınıza ne geleceği belli olmaz...

13 Mayıs 2012 Pazar

Anneler Günü



   Anneler gününü çok farlı değerlendirmelerle ele almak mümkün. Her özel güne yapılan olumsuzluklar gibi; para tuzağı, dikkat dağıtmak amacı, birilerinin sivri zeka ürünleri yada annelerede bir gün ayarlayalım sebeplerini üretmek mümkün. Ne için böyle bir gün belirlendiğinin tarihçesine gelirsek ( vikipedia ):

Anna Jarvis'in kaybettiği kendi annesi için 1908 yılında başlattığı anma günü, 1914 yılında Kongrenin onayıyla Amerika çapında genişledi. Zamanla başka ülkelere de yayıldı.
Annelere armağan edilen bu özel gün Türkiye'de 1955 yılından bu yana kutlanmaktadır. Türkiye'de Mayıs ayının 2. Pazar günü Anneler Günü olarak kutlanır. Bu evrensel günde, Dünya'da milyonlarca anne, çocukları tarafından sevgi ve saygı ile anılır.
'dir.

Annem: Dünyanın En Güzel Varlığıısı
   Ne için, neden, nasıl gibi soruları bir kenara bırakıp, annenin bir birey olmada ki etkinliğinden bahsetmek istiyorum. Bir çocuğun kişiliği oluşurken pekçok etken rol oynar. Hayata geldiği yıl ve dönem, içinde bulunduğu toplumun kültür, dini, genel krakteristik özellikleri, ekonomik koşulları, toplumsal çatışmalar, ailesinin eğitim seviyesi ve bir arada olup olmadıkları sayılabilecek sadece akla gelen ilk birkaç örnek. Ama bir birey kişiliğinin oluşumunda tüm bu etkenlerden temasta olduğu çevre doğrultusunda etkilenir. Yani sefalet içinde ki bir topluma dahil olmasına rağmen zengin bir ailenin çocuğu olması kişinin etkileşimini değiştirir. Arap ülkelerinde ki zengin aile evlatları gibi.


En Sevdiğim "Bana Bakışın"
   Yani esas mesele temas olayı. Nasıl ki bu yazıyı sadece ulaştırabildiklerim okuyor ve biliyorsa kişide çevresinde olup bitenlerde etkilenir. Ve etkilenilecek alanın başlangıç noktası anne vucududur. Hani klasik müzik felan dinletilir ya çocuklara onun gibi. Aile içi şiddet herkesin bildiği gibi anne karnında ki çocuğuda etkiler. Yani annenin etkilendiğinden yediğinden içtiğinden çocukta aynı derecede etkilenmiş olur ve hayat konusunda ki temel bu süreçte atılmış olur.

   Doğumdan sonrada kişiyi etki alanı konusunda yönlendirecek varlık annesidir. Annesinin kendisine çizdiği çerçevede yaşar. Ta ki okul hayatı başlayıncaya kadar. Toplumdan, çevresinden ve diğer insanlardan soyutlanmış çocukların okul hayatına başlarken çektikleri sorunların temelinde yatan konuda budur. Çocuk hayata annesi üzrinden bağ kurmuştur. O olmadan hayat temas edemeyeceği bilinmez bir alandır. Ve bu yüzden okula başlayan çocuklara anneleri ilk birkaç gün eşlik ederler. Bazılarında bu süre uzayabilir. Demem o ki anne bir insanın kişiliğinin oluşmasında ilk günden son güne kadar en etkin varlıktır. Hayat eşinin seçiminde, askerlik hayatına, meslek ve iş yeri seçiminden yaşamı sürdürülecek şehre kadar anne kişinin hayatının büyük bir parçasıdır.

Huzur Senin Diğer Adın
   Konuyu dağıtmadan bitirmek istiyorum. Zira bu durumun etkileri tartışılır. Ama genel olarak aile ve özellikle anneden azade büyüyen bir çocuk hayat konusunda daha gerçekçi olur. Konuyla alakalı Can Dündar'ın Ana ile Oğul yazısını öneririm.  Bu konuyu uzatmadan tüm annelerin anneler gününü kutluyorum. Ve hayatlarımızı şekillendiren varlıklara borcumuzu bir nebze olsun ödememiz gerektiğinin altını çizmek istiyorum.


   PS:   Bu yazıya uzun bir zaman ayırmak isterdim. ama bugün yazmak istemem ve çalışıyor olmamadan dolayı yeterli özeni gösteremedim. Özür dilerim anne...

10 Mayıs 2012 Perşembe

Görev - İnanç İkilemi


Hayatın başından beri değişmeyen insan ihtiyaçlarından belkide ilk sırada yer alan konu inançtır. Son büyük din olan İslam dini her topluma - topluluğa Yaratan ulaşmıştır der. Ve her toplum inançları olan bireylerden oluşur. Zira dinsiz olduğunu iddaa eden insanlar bile bir şekilde bir düzene inanırlar. Ve bu inançları dini içerikli olmasada kapsam olark inanmaktır. Demem o ki insan yapısı gereği yada dünayda var olan yaşam yapısı gereği bir şeylere inanır. Bu inançlar; güneş, şeytan, madde, inek, tanrı, allah, buda ...vb şekillere bürünmüş olabilir.

İnanmak
Üzerinde durmak istediğim konu inanç konusu, inanç çeşitliliği yada bu çeşitliliğin sebepleri değil. Bu yüzden Sivas ilimizde bir caminin imam odasında çıkan yangına müdahale etmek için orada yer alan itfaiye görevlilerinin haber konusu olmuş uygulamalarına gelmek istiyorum. İtfaiye personeli büyük olasılıkla inançları gereği camiye ayakkabıları ile girememişler ve ayakkabılarını çıkarmışlar. Çelişkiye bakın ki yangından korunmaları konusunda onlara yardım edecek ayakkabılarını inançları doğrultusunda giyinip giremeyecekleri için çıkarıyorlar. Temiz tutulması gereken cami ortamına krili ayakkabıları ile girmeyip yangından etkilenmeyi göze alıyorlar. Tabi yangın ciddi olmayıp ayyakabı çıkarılmasının riski ciddi olmayabilir. Ama bu yinede içine düştükleri çelişkiyi ortadan kaldırmaz.

Sorulması gereken soru; aynı durumda kalırsan vereceğimiz tepki ne olur? Bu soru aslında hayatımızın temel sorularından birisi. Sadece nesneleri değiştirip bu soruyu çoğaltmak mümkün. İş yerinde arkadaşlar ve görev, askerde insan hayatı ve görev, aile içi huzur ve düzen, okulda dersler ve eğlence aklıma gelen ilk başlıklar. Yani içine düşürüldüğümüz bu çelişkilerden çıkmak için izlediğimiz yol ne olacak. Ve hangi yolu izlersek doğru yolu seçmiş olacağız. Belkide doğru demekte dooğru değil. Daha az zarar göreceğimiz yolu seçmekten bahsetmek gerekli gibi.

Ben aklın gösterdiği yolu izlemeyi tercih ederim. Zira bu çelişkiye sebep olan asıl temel etkenler aklın mı kalbin mi tarif ettiği yoldan ilerlemenin doğruluğudur. Doğrunun yada daha doğrunun aklın peşi sıra gitmek olduğu. Kişilik özelliklerinin, şartlerın, ve gelecek planlarına göre istisnai durumlar olması gerektiğide ortada. Bu sınırıda herkes kendi hayat koşullarına göre belirlemeli.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Milli Gelir

   Ülkemizin ekonomik olarak gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşması için çeşitli çalışmalar var. Yıllardır arada ki makası kapatma çalışmaları sürmekte. Ve bu farkı kapatma iddası sürekli seçim vaatleri olmuştur. Yapılan incelemeler bu konuda pekte başarılı olamadığımızı göstermekte.

   Lakin güzel haberlerim var içinde bulunduğumuz ekonomik buhranın neticesinde yirmi yılı aşkın bir süre gelişmiş ülkelerin büyüme sıkıntıları yaşayacağı tahmin edilmekte. Buda demek oluyor ki en azından mevcut hızımızla büyürsek arada ki farkı kapatabiliriz.

18 Mart 2012 Pazar

Aramak

Pek çok kadınla yada adamla olup
aradığını bulamayanlar.
Kimseyi beğenmeyip aradığını bulamayanlar.
Ve arayip da bulamayanlar.
Hepsinin ortak noktası belli bir süre sonra
ne aradığını unutup sadece aramaları.

Özlenenden ziyade özlemek on plana çıkar bir
süre sonra.
Her hangi gurbetçi birisine sorun neye
özlem duyduğunu.
Alacağınız cevaplar kisiseldir.
İkinci sorunuz ise kavuştuklarinda
özlediklerine ne hissettikleri olsun.

Dürüst olanların vereceği cevap az
sonra sıkılma olacaktır.
Zaman pek çok seyin ilacı olduğu gibi
pek çok seyinde torpusudur.
Farklı yönlere giden hayatlar olmuştur.
Top oynadığınız bahçe lüks site,
öğretmeniniz müdür, ilk sevgiliniz
anne olmuştur.
Siz artık özlemeyi sevmektesinizdir.

Aramakta öyle.
Bulsanız da en buyuk askı es gecer
aramaya devam edersiniz.
Isınızı beğenmez, evinize alışamaz,
arkadaşlıklar sıkıcı geliverir.
Yenilerini aramaya devam edersiniz.

Aramak. Harika bir fiil. Ve derdin
aramaksa hiç bir zaman bulamazsın.

28 Şubat 2012 Salı

Dünya Ekonomisi

Ben ekonomiye ilgiyi Denizlili olmama borçluyumdur. Ticaretle iç içe geçen yıllar ve çevremdeki neredeyse her kişinin ticeretle bir şekilde ilgisi olmasıyla birazda mecburiyetten ekonomi hayatımın bir parçası oldu. Üniversite yıllarında ekonomi dersleri alan ev arkadaşları ve bu konuda bilgili çevrem ilgimi pekiştirdi. Sonrasında Deniz GÖKÇE ve EkonomiTürk sitesiyle tanıştım. Ve son halka Insider Monkey sitesi oldu.

Bütün bu imkanlardan, çevremden ve kaynaklardan öğrendiklerimin çok harika bir özetini Yaman TÖRÜNER Kazanan Hepsini Alır ve Kazanan Hepsini Alır mı? yazılarında yapmış. Mutlaka okuyun. En beğendiğim kısmı Yunanista da halkın tepkilerini yatıştırmak için silinen 100 Milyar $ lık borç için kullanılan sadece 72,5 $ lık mürekkep, sözüdür. Mutlaka okuyun derim...

12 Şubat 2012 Pazar

Eskişehir


Pek çok şehir gezmiş ve gezer oldum. Zamanla bu gezmelerin harika deneyimlerin kapılarını araladiklarini gördüm. İzmir yazımda çok sevdiğim İzmirden biraz hüzünlü bahsetmişim. Tekrar okuduğumda hatırladıklarım benzer şeyler. Ve Eskişehir içinde benzer şeyleri söyleyebilirim.

Kadınların iş gücüne bu oranda katıldığı baska bir şehir olabileceğini sanmıyorum. Bu pek çok açıdan bu şehri ayrıcalıklı kılsada benim içime sinmeyen bir havası var.

Bu şehirde olmak istemeyi sağlayacak ilk gerçek; tam anlamıyla bir öğrenci şehri olması. Onun dışında kadınların iş dünyasına katılımlarının fazla olması sayesinde erkek hem cins iş ortamından daha nezih ve güzel olmasını sayabilirim. Bu hususlar dışında soğuk, kasvetli havası ve boğucu şehir yapısıyla hiçde yaşanacak bir şehir değil.



11 Şubat 2012 Cumartesi

Para Neyi Sağlar

Para pek çok imkanı ulaşılabilir kılar. Uzaklar yakın, zorlar kolay, düşmanlar dost oluverir birden. Ama, dost yapan düşmanı bile, para varsa olur bu degisiklikler. Yani parası olan içindir bu imkanlar. Ve parası olmayanlarda imkansızlıklarını değiştirmek adına paraya sahip olmak için çalışırlar. Genelde de parayı bulurlar. Ama hayatlarında mühim nokta parayı buldukları zamandır. Yaşları ve zamanları geçtikten sonra gelen para ne kadar değerli olabilir ki? Kisiye göre değişir.

Benim aklımda ki soru ise paraya ulaşılaya kadar yapılan fedakarlıklar. Çünkü para zaman ve yaş konusunu da çözebilir bir yere kadar. Ama parayı buluncaya kadar gecen süre için hiçbir etkide bulunamaz. Zira giden zaman geri gelmez.

Ve bu manada degerlendirmek adina basimdan henuz geçen olay: Tanımak için tek başıma dolaşmaya çıktığım şehir de kahvaltı için oturduğum masayı kalabalık bir yer olmasından dolayı baskaları ile paylaşmak zorunda kaldım. Ve benimle birlikte oturan üç kişide de gördüğüm kadarı ile maddi imkanlar iyiydi. Ama hepimiz yalnızdık. Belki onlarında geçerli sebepleri olabilir sorsam yalnız gelmek için oraya. Tabi bu sebepler yalnız olduğumuz gerçeğini değiştirmez.

Yani neye ulaşmak için neden vaz geçtiğinize dikkat edin derim. Yalnızlığınız daim olmasın sonra.






6 Şubat 2012 Pazartesi

Ulaş-MAK



Ulaşmak istediğin yer,
Hiç bir zaman vardığın yer olmayacaktır.

Ay-Nal-Ar


Ne tarafa dönsem
Gördüğüm aynı
Aynalar.
Aynalar yerleştirmişler her yere
Benden habersiz

Gördüğüm
Baktığımı sandığım şey değil
Ve ben
Fark edemiyorum
Gerçeğin bu olduğunu

19 Ocak 2012 Perşembe

Zengin Olmak



Zengin olmak ister misiniz bilmiyorum ama daha iyi bir hayat sürmek istediğinizden
eminim. Zira büyük başın derdi de büyük olurmuş. Yani zengin olup daha fazla çalışmak zorunda kalmak istemeyebilirsiniz. Lakin daha kaliteli, rahat ve özgür bir hayat isteyeceğiniz konusunda şüphem yok.



Peki böyle bir hayata nasıl ulaşılacak. Bunun belli başlı şartları var elbette. Öncelikle fedakarlıkta bulunmak. Üniversite sınavına hazırlık sürecini düşünün mesela. Bazıları gençliğini yaşarken bazıları da evde tıkılıp kalıp ders çalışır. Ama genellikle bu ızdırabın sonucu olarak iyi üniversitelerde iyi bölümlerde yer alırlar. Gerçi oralarda da üniversitenin eğlenceli yönlerinden mahrum kalma ihtimali yüksektir. Ama iş hayatında ve kazanç konusunda iyi yerlere gelme şansları çok yüksektir.

Yani fedakarlık ilk şart. İkinci olarak diye uzatmanın anlamı yok EkonomiTürk sitesinde ki Zengin olmanın birinci şartı yazısıyla devam edin derim.

Bilmek


İzlediğim pek çok yazar var. İçlerinde belki de en uzak olduğum kişide Pakize Suda dır. Ama hayatın geri kalanına sıra gelmiyor yazısı uzun süredir aklımdan geçenleri en iyi ve öz şekilde özetleyen, anlatan, aktaran yazı olmuş.

Evet gerçekten bu toplumda, coğrafyada ve kültürde yaşamak demek hem isteyip emin olamamak hemde elde edememek demek. İstesem yaparım demek ama emin olamamak olmadığında da kafası karışmak. Ne anlatabilmek kendini nede anlayabilmek.

Gelişmekte olan ülke demek belkide bu. Ekonomik, kültürel ve demokrasi olarak değişmek. Ve bu değişim sürecinde yaşayanların geçiş bireyleri olması. Bunun sonucu olarak da hiçbir şey olamamaları.


Hareket etmek ve hayatta kalmak için gerçekten; "Bir İz" gerek...