30 Ekim 2010 Cumartesi

Gerçek mi_?

Uzun süredir oynamıyor, sakat yada formsuz gibi eleştirmek isteyene pek çok sebep sunan Allen Iverson transferi bence harika bir olay. Nasıl ki Roberto Carlos, Hagi, Anelka, Guti yada Quaresma transferleri güzel şeylerse bu transferde etkileyici ve mühim.

Evet pek çok yıldız, yetenekli oyuncu ve teknik adam emekliliklerini yaşamak yada tazminat almak için Türkiye ve Türkiye gibi ülkelere geliyor. Ama arada amacı sadece para olmayanlarda çıkıyor. Ki Allen Iverson transferide umarım öyle olur. Ben Beşiktaş taraftarı değilim ama bunun bir başarı olduğunu düşünüyorum ve Allen Iverson ı canlı izleme şansını verenlere çok teşeşşür ediyorum.

Konuyla alakalı olarak Deniz Gökçe ülkelerin ligleri ve milli takımları arasında karşılaştırma yapan güzel yazılar yazmıştı. Bayern Münih, İnter - Mourinho, İngiltere milli takımı ve elbette kendi ligimiz ve milli takımımız hakkında sorunlar ve geleceğide incelediği konulardan. Tabi bunu yaparken ekonominin ne kadar önemli olduğu, takımların kazandığından çok harcadığı, istikrarın önemi gibi çok mühim konularıda gediğine oturtmakta. Okumanızı öneririm.

Lakin Allen Iverson ı canlı izlemek pek çok bedel ödemeye değmez mi _?

1 Milyon Lira ya neler alınır _?

Milli piyangonun yılbaşı ikramiyesi 35 milyon liraymış. Her sene çok kişinin hayellerini süsleyen bir olay yılbaşı özel çekilişi. Ve haber kuruluşlarıda her sene aynı haberi yaparlar; Bu seneki ikramiye ile neler satın alınabilir. Pakize Suda nın da yazdığı gibi hep aynı şeyler; ev, araba, dünya turu. Hiç değişmez hayaller yada yapılabilecekler. Biraz hayalgücü lütfen demek istiyorum.

TeknoSA da 10. yıl kutlamalarında 1 milyon liraya mal olacak etkinlikler düzenleyecekmiş. Haberde derler ki; Üç boyutlu görüntüler için kamera felan alınıyormuş, bu etkinliğe çok önem veriyorlarmış, Türk parakendeciliğinin geldiği noktayı göstermek niyetindelermiş daha neler neler. Kardeşim 1 milyon liaraya benzersiz Türk Medyası gibi neler yapılabileceğini sıralasam heerhalde bu blog yetmez. EkonomiTürk Ülkerin Godiva şirketini almasını nasıl eleştirmişti. Bunun yerine teknoloji şirketlerinin birkaç milyar dolara satın alınıp nasıl gelişileceğini anlattığı yazısını önermek istiyorum. Ama birşey değişeceğini umduğumdan değil okuyanların benzer mevkilere gelmesi halinde yapmamalarını şimdiden bilmeleri için. Yada paraların nasıl çar-çu edildiğini bilmeleri için.

Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun

Tek resepsiyondu, türbandı, ordunun son ve artık tie alınmayan tepkisiydi, CHP nin etkisiz politikalarıydı, sahayı AKP alıyordu, herkes oynamıyorum verin topumu diyordu ama top kimin artık kimse emin değildi, belkide top kavgasıydı...

Bunlar konuşmamız gereken konulardan ne kadar uzak olduğumuzun birer kanıtı. Haa önceden olduğu gibimi olmalı; Elbette hayır. Sadece sembol haline gelmiş bir kutlamada çok saçmaydı. Zaten 80 darbesinin ve 82 anayasasının ürünü olduğunu düşündüğüm içi boşaltılmış fikirler ve olgularla yaşamaktayız. Dinin, laikliğin, ekonominin, milliyetçiliğin, kültürün aklınıza ne gelirse. Ortada bir yozlaşma ve anlamsızlaşma var. Bunun özellikle 25 - 35 yaş gurubunda ki kesimce yoğun bir şekilde hissedildiği çok açık. Bu yüzden belki bu nokyata geldik. Yeni arayışlar içinde olmamız belli bir kesmi yönetime getirdi. Doğru olduğu yada hak ettikleri için değil sadece değişim gerekli düşüncesi ile yanıp tutuşan bizlerin tercihleri yüzünden. Buda Kılıçdaroğlu nun neden bir anda ilgi gördüğünün ama hiç bir şey değişmediğinin anlaşılması ile CHP nin eski günlerine dönmesini açıklamakta.

Sonuç olarak bizim şu ana kadar Atatürk ilke ve inkilaplarını çoktan yıkıp daha modern fikirler üretmemiz gerekiyordu. Lakin biz daha onları anlayıp kavrrayamadık ki daha ileriye gidelim.

28 Ekim 2010 Perşembe

SPK Lisanslama sınavları

Nedir bu SPK?
sitesi şöyle tanıtıyor kendisini:
Sermaye Piyasası Kurulu, 1981 yılında 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ile kurulmuştur.
Merkezi Ankara'da olan kurulun İstanbul'da bir temsilciliği bulunmaktadır.
Kurul'un temel görevi;
Sermaye piyasasının güven açıklık ve kararlılık içinde çalışmasını,
Tasarruf sahiplerinin yani yatırımcıların hak ve yararlarının korunmasını sağlamaktır.
KURULun Teşkilat Yapısı, Temel amacı, Düzenlemeleri, Gözetimi, Şirketlerle ilgili Yetkileri, İzinleri v.s resmi websitesi olan http://www.spk.gov.tr/ adresinde detaylı olarak anlatılmıştır. İlgilenen arkadaşlara siteyi incelemelerini tavsiye ederim. Ayrıca ,uzun zamandır girmedigim sitenin yenilenmiş ve gerçekten anlaşılır, kullanımı kolaylaşmış halini görünce bende çok beğendim açıkçası.
Aslında bahsetmek istediğim bu kurumun yapmış olduğu sınavlardır. Sınavlar; kurum adına , Türkiye Sermaye Piyasası Aracı Kuruluşlar Birliği (TSPAKB) kontrolünde, Eskişehir Anadolu Üniversitesi aracılığı ile ; Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul, İzmir, Kayseri, Gaziantep, Konya ve Samsun gibi belli şehirlerde gerçekleştirilmektedir. Sermaye Piyasası Faaliyetleri lisanslama Sınavı adı altında belli düzey türlerinde farklı meslek dallarına yönelik olarak gerçekleştirilmektedir. Bu durumda her branş yükselişine göre sınava başvurma şartları da en az lise mezunundan başlayarak , 2 yıllık önlisans, 4 yıllık daha çok bankacılık ve sigortacılığa yönelik lisans mezunu , olmak ve ayrıca daha üst düzey sertifikalar için, örnegin; Türev Araçları Sınavı , Gayrimenkul Degerleme Uzmanlıgı Sınavı gibi durumlarda ise meslek tecrübesi belirli yıllarda olmak şartıyla aranmaktadır.
2008 yılında henüz üniversite son sınıftayken bir hevesle bende İleri Düzey Lisanslama sınavına katılmış, bu sınavda yer alan tam olarak hatırlamıyorum, sanırım 8 modül vardı, ilk girişimde 2 modülünden, 4 ay sonra tekrarlanan sınavından ise 1 modülü daha geçmiştim. Şuanda Bir aracı kurumda müşteri temsilciliği yapabilmem için en az 2 modülden daha başarılı olmam gerektiğini ve hala sınava girebilme şansım olduğu öğrendim. Yalnız geç kalmış olduğumu siteyi incelerken 6-7 Kasım 2010 SPK sınav yerleri belli oldu duyurusunu görünce anladım. Ama işin güzel yani sınavların yılda 4 defa tekrarlanmasıydı. Yaklaşık 3 yıl önce girmeye başladığım sınavda yılda en az 3 kez tekrarlanan ve her geçtigin modülden muaf tutulman, ayrıca bir düzey için o düzeyde sorulan tüm modüllerden geçme hakkını 4 yıl içinde size saglayan güzel bir uygulaması vardı sınav sisteminin. Bana göre tek kötü yanı, sınav ücretlerinin normalden biraz fazla olmasıydı. Şuanda tek düzey için , tek modülden dahi girecek olduğunuzda sınav ücreti 125 TL olarak açıklanmış. Aslında böyle bir lisansı almaya hak kazanmak için ödenen bedeli de fazla görmemek gerekir galiba.
Ayrıca yakın zamanda Spk bünyesinde yılda bir defa üniversite öğrencilerine belli koşullarla stajyerlik yolunu da açmıştı. Yine bünyesinde Uzman ve Uzman yardımcılıgı içinde kendi kurum sınavını yapıyor. Ön şart olarak KPSS P5ten 85 puan ve üzeri alan kişileri bünyesinde açtığı kontenjan kadar kişiye istihdam sağlıyor. Bu puanı alabilen arkadaşlar için değerlendirmelerini tavsiye edebilirim tabi öncelikle orada olmak isteyip istemediklerine karar vererek. Zira şuanda neredeyse tüm üniversite mezunu arkdaşlar, sadece devlet kurumlarından birine kapagı atalım da sözleşmeli kadrolu veya hangi kurum oldugu önemli degil zihniyetindeler kanımca. Zira takip ettiğim İşkur'un bünyesindeki Sözleşmeli Büro memuru personeli gibi , yine sözleşmeli SGK personeli gibi ilanlarda çoğunluğu benim gibi İdari bilimler mezunundan oluşan arkadaşların 80 küsür puanlarla yedeklerde kaldığını görmek içler acısı aslında. Bu da ayrı bir konu olsun..

Fenerbahçeden Haberler

Öncelikle bir Fenerbahçe li olduğumu gururla söylemek istiyorum; Ben FENERBAHÇE liyim.

Ekonomi konusunda sürekli iyimser yazılar yazan hatta krizden önceki dönemde resesyona girilmeyeceği iddiasını çeşitli araştırmalardan örneklerle ispatlamaya çalışan Deniz Gökçe bile Fenerbahçe hakkında olumsuz yazılar yazınca baya endişelenmiştim. Sporu sadece futboldan ibaret sanan insanların çoğunluğu oluşturduğu ülkemde Fenerbahçe Spor Kulübünü başarısız olduğunu duymak beni biraz daha karamsarlaştırmıştı. Birde yeni sezona kötü başlanması önce şampiyonlar ligine vasat bir takıma elenerek gidilememesi sonrada avrupa liginden yine sıradan bir takıma boğun eğilerek girme hakkının kaybedilmesi beni dahada karamsarlaştırmıştı. Zira bu liglerden gelecek para çok önemli ve ciddi miktarlardı. Durumumuzun iyi olduğunu filan söylemeyeceğim ama akşam gazetesinin haberi biraz olsun iyi hissetmemi sağladı. Paylaşmak istedim.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Ekonomi Nereye

OECD ülkemizin 2010 yılı büyümesinin %6.8, IMF ise %7.8 olarak tahmin etmişti. EkonomiTürk sitesi bu rakamları çok daha önceden söylemişti zaten. Lakin hükümet halen OECD gibi %6.8 de ısrarcı bakalım ne kadar daha ısrar edecekler.



Bende tahminler kadar tahminlerin dayandığı belgelerin, istatistiklerin ve verilerin öneminin farkındayım. Düzlüğe doğru yazımda da belirttğim gibi 3 ay sonranın açıklanacak olan büyüme oranları bu günün kapasite kullanım oranları ile belli olduğunu düşünüyorum. Deniz Gökçe nin de bu gün ki yazısında değindiği gibi büyüme oranları %8-9 aralığında olacak. Ve bunu en sağlam kanıtı büyüme rakamlarının öncüsü konumunda ki kapasite kullanım verileri. Ekim ayı verileride eylül ayına göre 1.8 puan artarak %75.3 ile iyi bir seviyeye gelmiş durumda. Dahada önemlisi grafiktede görüldüğü gibi yükselişini sürdürmekte.

Hoş Geldin / Güle Güle

Aramıza yeni katılan Sevda ya hoş geldin demedik tatlıcadı nın ayrılması vesilesi ile birşeyler söylemek istiyorum.

Yıllar önce Deniz Gökçe nin köşe yazılarından tanıştığım EkonomiTürk sitesi ile başlayan blog yaşantım mart ayında kendi blog umu kurmamla devam etti ve bu günlere geldim. Blog için verdiği emeğinden ve güzel yazılarından ötürü tatlıcadıya sonsuz teşşekkürlerimi bir kezda buradan sunmak istiyorum. Zor günlerde destekleri çok önemliydi. Ayrılma kararını saygıyla karşılıyorum. Umarım yazmaya devam eder.

sevda ya hoş geldin demek istiyorum. Vakit bulup yorum yapamıyorum yazılarına hepsini okuyorum ama. İnan çok güzeller. Çok daha iyi işler başaracağından şüphem yok. Lakin asıl alanın olan ekonomiden bahseden yazılarını merakla beklediğimi bilmeni isterim. Dostluk yazında olduğu gibi iyi ki varsınız ...

Güzel Ülkem

Ülkemizde her yıl büçte düzenlenir. Çetin Altan ın ara sıra değindiği gibi kimsenin umrunda da olmaz ama. Kimin ne kadar harcayacağı neye harcayacağı hiç bilinmez bu sayede. Ve bu bütçe oluşturulurken bir kalemide para cezalarına ayırmaktalar. Yani bütçede gelir kalemi olarak para cezaları diye bir ibare var. Gelişmiş - gelişmekte olan - geri kalmış hiç fark etmez başka ülkede varmı bilmiyorum gerçi bilmekte istemiyorum çünkü ben oralarda değil burada yaşıyorum ve " böyle iş olurmu arkadaş demek istiyorum ".

Dikkat ceza yiyebilirsiniz diye uyaran bir haber konuyu aktarmakta. Gülermisin ağlarmısın. Şimdiye kadar 3.4 milyar lira olmuş cezalar, bütçede 5.4 müş aradaki farkın kapanması için cezalara hız verilecekmiş. Yani diyorlar ki şimdiye kadar göz yumduk ama kotamızı dolduramadığımız için artık ensenizdeyiz. Şimdiye kadar yaptığınızı yaptınız artık dikkatli olun diyorlar. En iyi kaynakta trafik cezalarıymış. Arabası olanlar dikkat.

Böylesi bir davranış 3 yılda 2. kez vergi affı yapan merkezi yönetim için pekte şaşılacak bir durum değil esasında. Bakan yada bakanların çıkacak demelerine rağmen çıkmayan Mali Kuralda olduğu gibi çıkmayacak denilen vergi affıda vergi barışı, yeniden yapılandırma gibi süslenen bir şekilde yine gündemde. Verdiğim bağlantıda da belirtildiği gibi bakan yada bakanların yok demesine rağmen parti kadrolarında yer alanlar tarafından aylar öncesinden garantisi alınmış durumda hemde. EkonomiTürk ten Varlık barışı nedir ve Vergi haftası yazılarıda konuyla ilişkili güzel yazılar. Bu noktadan sonra söylenecek en güzel şey; Güzel ülkem ...

26 Ekim 2010 Salı

Kadınlar Ne İzler _?

Ülkemizde kadın istihtamı oldukça az durumda. TUİK verileride aynı şeyi söylemekte. ( Tuik in sitesi açılmıyor araştırma sonucu eklemek isterdim ) Gerçi kayıt dışında olan özellikle tarım alanında çalışan kadın sayısı azımsanamayacak kadar çok. Yinede istihtama katılmayan kadınların oluşturduğu geniş bir kitle olduğu açık. Ve bu grubun ne ile meşgul olduğu, zamanını nasıl değerlendirdiğide bir muamma.

Bu kitlenin evde mahsur kaldığı, ülkemizin sosyo yapısından ötürü, düşünülünce ne yaptıkları aslında çok açık. Elbette televizyon izlemek. Bu durumda biraz olsun dağılan kadınların ne yaptığı muammaasından sonra karşımıza kadınlar ne izler muamması dikilmekte. Ama Rtük boş durmamış ve Kadınlar ne izler araştırması yapmış.

Sağolsun var olsun. Haberde birde ilginç sonuçlardan bahsetmekte. Rtük ün işi kalmamış bunla uğraşıyor, kurumun böyle yapmsına istinaden başka boş işler uzmanlarıda bunu haber niteliği taşıyor diye gazetelerine taşımışlar. Nelerle uğraşıyoruz.

Gerçi asıl ilgilendiğim taraf haber yapılması felan değil. O bambaşka ve çoğu yayın ve yayım şirketinin karşı duramadağı bir olgu. Burada değinmek istediğim kısım sonuçlara şaşırılmasını beklemeleri haberi bu doğrultuda yazmaları.

21 ilde, 18 ve üstü 2523 kadın arasında yapılan ankete göre, kadınlar en çok yerli dizi, sağlık programı ve haberleri izliyor.

Şimdi bu sonuçlara şaşırmamızı bekliyorlar. Ben pek televizyon izlemem ama gün içerisinde birkaç farklı saatte televizyonda çeşitli kanalları gezen birisi zaten bu sonucun çıkacağını ilan edebilir. Çünkü başka program yok.

25 Ekim 2010 Pazartesi

An ı yaşamanın tadı

Ah hayat, nasıl da telaşlarla dolu degil mi?...sürekli bir meşguliyet, sürekli ertelenen hayaller, boşverilmiş, pas geçilmiş istekler... Neden ki ? Neden 24 saate sığdıramayız yapmak istediklerimizi , belki de 1 dk.mızı bile almayacak kadar kısa , ama hayati bir sözde saklıdır anın degeri.. nedense ertelemeyi yegleriz her defasında, sanki uzunca bir ömrün ve yaşanılan anların tekrarının garantisi varmış gibi elimizde, anlayamayız asla bunun önemini... Ancak kaybedildiginde yaşayarak hüznünü tak diye vururuz başımızı taşlara...
Her zaman derim , yaşamın tadı; içinde bulundugun anı yaşayabildigin kadar çıkaralıbilinir... İçinden birşey mi yapmak geldi , bırak dünü, yarını ve herşeyi sadece o An'a odaklan ve yap, işte bu kadar...var mı ötesi ve asla anı yaşarken düşünme ne öncesini, ne sonunu ve de hatta bir dk. bile sonrasını... Şimdi duyabiliyorum içinizden geçen sözleri.. Ohh ne ala tabi sözle ahkam kesmek kolay iş...Sen yapabiliyor musun ki bu tavsiye ettiğin sözleri, şeklinde gelişiyordur cümleleriniz...Haklı olabilirsiniz, hayat sadece bizim hayatımız belki ama bir türlü sadece kendimiz için yaşamayı öğrenemedik bizler...O nedenle hep geçmiş , gelecek , ya insanlar ne düşünür, ne söyler gibi fikirlerden uzak kalamadık,kalamayız... Ben yinede içimden geldigi gibi anın tadını çıkarabildigim kadar fazla çıkarmaya çalışarak geçirmeye ugraşıyorum zamanlarımı...Çünkü şu çok açık ki, Hayat yaşanılan Dakikarın bütünüdür. Bir gün ibaret degil midir saatlerden...İşte her an yaşadıklarımızı küçümserek, doyasıya hissetmeden yaşadıgımızda anlarımızı, toplamda bir günü ve sonuçta hayatı kaçırdığımız anlamına gelecek ne yazık ki...
Anın tadını çıkaramamızın en önemli sebebi de belkide , erteleme lüksümüzün oldugunu düşünmemizdendir ne dersiniz..Oysaki bazı fırsatlar imkanlar dogrultusunda yalnızca o an için çıkmıştır kişinin karşısına...Daha sonrası yoktur..Artık olmayacaktır... Buna örnek: sevdiginiz biri var ve siz ona bunu söylemek için kendinizce dogru olan zamanı beklemeyi yeglediniz. sürekli yanınızda duran belkide karar aşamasında olan sevdiginize içinizde çaglayan aşk okyanusundan bir nebze bile olsun tattırmayı düşünmediniz o an için...(Bu durum ayrıca bir haksızlık örnegi bence!)Belki kendinizce çok haklı gerekçeleriniz vardı ertelemek için sözlerinizi. Ama sizin için dogru olan zamanı beklerken, sevdiginizin kararını aksi yönde etkileyebilirsiniz ve artık geri dönüşü olmayacak bir yola girebilir belki de...Sonuç:yine kaybetmek...Bu konularda öyle çok çarpıcı hikayelerde yazılmıştır ki aslında, sadece hikayeyi okudugumuzda olayı idrak edebiliriz nedense, sonrasında hayatımıza uygulama durumumuz malesef düşüktür her defasındaki gibi...çünkü belkide o an hayatın gerçekleri, yaşam koşullarınızdır sizi ertelemeye mahkum hissettiren...Ama hiç azımsanacak bir yanı yoktur, yaşamı erteleyerek kaybettiklerimizin, ertelemeyerek kaybettiklerimizi düşündügümüzdeki degerinden...
Ya da şu örnek de mesela; dersi asıp , çok sevdiginiz bir arkadaşınızın doğum günü için özel bir kutlama hediyesi hazırlamaya başladınız, tüm gün bu program için çalışıp, begenebilecegini düşündügünüz bir hediye almak için saatlerce dolaşıp buldunuz onu mutlu edecek hediyeyi. Ve en son arkadaşlarla birleşip kutladınız sevdiginiz kişinin dogum gününü muhteşem bir mutlulukla...İşte o an hissettiginiz mutluluk duygusunun arasında derste ne oldu? hangi konular işlendi acaba neleri kaçırdım diye düşünmeye başlarsanız; gitti tüm emek, ve anın degeri...
Sonuç olarak; Hayat felsefesi olarak benimsemeye çalıştıgım,Ömer Hayyam'ın bir dörtlüğünü paylaşarak noktalayalım yazıyı..
Geçmiş olan dünden hiç yad etme
yarın da gelmemişken feryad etme
düşünme geleceği de geçmişi de
şimdi şen ol da yaşamı berbad etme...
Anın kıymetini bilerek , yaşamlarımızı berbat etmemeye özen göstermemiz dilegiyle...

sabrın sonu selamet :)

yıllarca sabırsız , heyecanlı , anlık yaşayan , beklemeyi beceremeyen biri olarak , Sabretmenin mükafatını aldıgımda nasıl da anlamlı bir eylem olarak görünüyordu gözüme..Bu tarif edilemez bir duygu kesinlikle.Hani hep bekledigin, özlemini çektigin , üzerine hayaller kurdugun, rüyalarında gördügün, hayalinde yaşattıgın isteklerin vardır ya! İşte onların gerçege dönüşmesi kadar güzel bir şey olabilir mi hayatta. Hemde sabırsız birinin, sabretmesiyle olunca bu iş her defasında şükretmeye değer oldugu aşikar...

Sanırım sabretmenin temelinde de inanmak yatıyor.. İnsan inandıgı kadar koşabiliyor hayallerinin peşinden, sabredebiliyor o büyük günün gelmesi için, inandığı için katlanabiliyor bir zamanlar imkansız gibi görünen günlerin gelecegine...Öyle kuvvetli oluyor ki bu istek ve inanç ; arada oluşan engellerin etkisi önemsizleşiyor, hayat sadece odaklandıgın , gelecegini hayal ettigin güzel günler için yaşanıyor adeta... Ve ödülünü alıyorsun sonunda azmetmenin, sabretmenin ve inanmanın...
Çok şükür diyorum tekrar. İyiki sabretmeyi ögrettin bana hayat...Bedeli agır olmuş olabilir ama ödülü öyle paha biçilmez ki...

24 Ekim 2010 Pazar

Bilmeni İsterdim

Burada senin için ağlamak isterdim. Ve sadece senin bilmeni. Yok herkes bilsin deseydin onada razı gelirdim. Yada gelmezdim. İnanmadığın için sevgime kızardım sana. Sevgimi hak etmediğini düşünür kendimede kızardım, neden sevdim seni diye. Şevkatim kadar acımasızda olabileceğimi görmeni isterdim.

Koşmak isterdim neredeysem senin olduğun yere doğru. Koşmak, çünkü insan yapımı herhangi bir aracın beni sana bacaklarımdan daha çabuk getirebileceğine inanmazdım. Gerçi ikametin kalbim olurdu. Araç işlemeyecek bir yer. Sadece benim bildiğim yolunu senin dışında. Ve öyle kalmasını isterdim oranın. Sadece sana ait. Sadece senin gidebildiğin benim dışımda. Ama illa ben gidebilmek, yolumu unutmamak yada kaybetmemek isterdim. Gazabımı göstermem gerekir ise yapabileyim diye.

Bilmeni isterdim seni ne kadar çok sevdiğimi, seveceğimi, sevebileceğimi...

İNANMASI OLDUKÇA GÜÇ...

Güzel başlayan günüm duyduğum haberle yerini tasaya bıraktı. İnanamadım önce nasıl olabilir dedim. Yalandır, yanlış duymuşum ya da yanlış anlamışımdır dedim. Ama ne yanlıştı ne de yalan. Köyümüzün başkanı bıçaklanarak öldürülmüştü.Üstelik bu sefer rüya da değildi.Daha kırk yaşındaydı, evinde onu bekleyen öpücüğüyle yatağa yollayacağı dört tane çocuğu, dünyalar tatlısı bir eşi vardı. Ama bu gece gidemedi evine. Çocuklarını kucaklayamadı. Öpemedi onları doyasıya. Eşini göremedi, ona sarılamadı. Gününün nasıl geçtiğini, neler yaşadığını anlatamadı. Çünkü eve gelmedi, gelemedi. İnsan canını hiçe sayan, vicdana sahip olmayanlarca bıçaklandı hem de kalbinden. Kimsenin kötülüğünü istemediği karıncayı bile incitmesine izin vermeyen kalbinden.
Bu kadar kolay mıydı bir insan hayatına kıymak? Bu kadar basit mi dört çocuğu babasından mahrum etmek? Adil mi peki gencecik bir eşi, eşinden alıkoymak? Hangi adalet verebilir o masumların babalarını geri? Hangi adalet geri getirebilir o kadının eşini?
En acısı uğruna kendini feda eden köylünün yanında olmaması. Başına gelenleri sadece seyretmesi. Hatta ve hatta jandarmanın elinde bıçaklanması onun kucağında can vermesi. Olacak şey mi? Jandarma, koruyucu güç güya? Canını malını koruması gereken.Ama onlar ne yaptı: üç dört çapulcuya meydanı boş bıraktı. Bu kadarla da kalmayıp onların kaçmasına izin verdi. Üstüne yaralı başkanı takip etme cesareti verdi.O kadar ki kaldırıldığı hasteneyi basmalarına, camlarını indirmelerine bir şey demedi. Nasıl oluyor bu anlamıyorum. Herkesin gözü önünde yaşanan bir olayda hem jandarma hem köylü nasıl sessiz kalabiliyor, nasıl göz yumabiliyor, aklım almıyor. Bu denli kaybetmiş olamayız insanlığımızı. Kaybetmiş olamayız vicdanımızı. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyemeyiz. Bugün onun başına gelenin yarın bizim başımıza gelmeeyceğinin kim garantisini verebilir, söyler misiniz bana?
Öyle cesaretliler ki hastane basmaya, jandarmanın elinden kaçmaya korkmuyorlar. Öyle vicdansızlar ki bir insanın ölümünü umursamıyorlar.
Nasıl olur hala aklım almıyor. Nasıl koca halk üç kişinin hakkından gelemez? Nasıl jandarma bu kadar kayıtsız kalabilir? Sıradan biri değil bahsettiğim. Bir kasabanın BELEDİYE BAŞKANI...Biliyor musunuz acıdım doğup büyüdüğüm kasabanın halkına.Acıdım kendime. Utandım kasabamdan, kendimden.
Bunun için mi çabaladı bunun için mi feda etti, geride ne bıraktığını düşünmeden diyorum şimdi. Gençliğini bu kasaba için mi harcadı? Evlatlarını bizim için mi yetim bıraktı? Bunları düşündükçe daha kötü oluyorum. Engel olamıyorum gözyaşlarıma. Eşinin yerine koyuyorum kendimi, çocuklarının yerine; işte o zaman daha çok sızlıyor vicdanım, daha çok yanıyor canım.
Katil zanlıları, onların ailesi barınmasın istiyorum artık köyde. Bari bu konuda duyarlı olalım.. Asıl onlar yaşamaya devam ederlerse köyde ellerini kollarını sallaya sallaya, asıl o zaman yazıklar olsun bize.
Biraz olsun saygı duyalım başkanımıza, kendimize..
Mekanın cennet olsun başkanım. Ailesine baş sağlığı diliyorum... Bir parça da olsa insanlığımızı kayetmediğimizi düşünerek tüm halkımı duyarlı olmaya davet ediyorum...

23 Ekim 2010 Cumartesi

YARINIM...

Ben içinde sen olduğu için seviyorum her şeyi;
İçinde sen olduğu için seviyorum sabahların mahmurluğunu.
Seninle uyanıyorum her yeni doğan güne.
Seni hatırlattığı için seviyorum gülün kokusunu.
Doyasıya çekiyorum içime...
Sensizlikle bitirsem de bugünü
Yarınlarıma uyanıyorum seninle...

22 Ekim 2010 Cuma

dostluklar....

dost dost diye nice nicesine sarıldım.

benim sadık yarim kara topraktır.

Dostluk : zor bir kelime , yüklü bir anlam içeriği arz eder herkesce. Kime sorsak ne kadar önemli ve gerekli olduğu konusunda hem fikirdir degil mi? Peki ne kadar değer verilir , ne kadar vakit ve emek harcanır onlar için, ya da sayısı kaçtır bir kişinin hayatında. 3 - 5 - toplasan çıkar mı 10 kişi? Yeri gelir akrabadan daha değerlidir denilir, yeri gelir dost için çiğ tavuk yenilir atasözündeki gibi türlü zorluklara katlanılabilinir bir dost için... Peki sizce günümüzde gerçek dostluk var mıdır diye bir konu atsak ortaya? Türlü türlü cevaplar gelecektir eminim. Bir kamuoyu araştırması yapılması gerekibilir bilimsel veriler için ama benim kanaatim bu zamanda kimse kimseye güvenmez, tabiri caizse : kimsenin canı gönülden dostu yoktur gibi cevapların çıkma olasılıgı çok yüksek olacaktır...Peki o zaman nasıl kazanılır dostluklar? Nasıl olmalıdır ki bu kadar zorlaşmış, hayatta önemsedigimiz degerlerden olan bir konu... Belli başlı genel geçerliliği olan kuralları yazılabilinir mi mesela... Yoksa gerçekten en sadık dost insana kara toprak mıdır Üstad Aşık Veysel'in de dediği gibi... Kimilerimiz ilişkilerin dostluktan ziyade çıkar ilişkisine dönüştüğünü düşünürken ,bir yerlerde gerçek dostlugu yaşayan ve var olduguna yürekten yaşayarak inanlar oldugu kanaatindeyim, yaşayan birine kendimi örnek vererek...

Bence dostların birbirinden beklediği normal insan ilişkilerinde de olmasını istedigimiz, bekledigimiz diyemiyorum çünkü beklediğimizle kalacagımıza eminim, Güven , Saygı , Sevgi, İlgi gibi kelime olarak basit , ama hayat kurtaran,anlamı büyük , uygulaması zor insani duygulardır..En önemlisi bunları yaparken insanın asla karşılığında bir beklentisinin olmamasıdır...Sanırım herkese zor gelen kısmı da burası zaten... Hem inanıyorum ki insan hayatına kattığı dost sayısını arttırdığı ölçüde , yaşamındaki huzuru ve mutlulugu kat be kat artacaktır. Herkesin hayatındaki dostlarına biraz daha zaman ayırıp , onlarla birlikte mutlulugunun arttıgını görmesini temenni ediyorum...

Hayatımdaki dostlarıma da benimle birlikte aglayıp benimle birlikte gülebildikleri, en zor anlarımda bile kendimi yanlız hissettirmedikleri için teşekkürlerimi bir borç biliyorum.... Zira herkes benim kadar şanslı olmuyor. Düşündüm de iyiki yollarımız kesişmiş, iyi ki tanıma fırsatı bulmuşum sizleri...



20 Ekim 2010 Çarşamba

İtiraf

Öneri ve deneyimlerimi anlatmaya çalıştığım Kim olmayı istemeli ve Yaşamın Amacı gibi yazıların henüz istediğim düzeye ulaşmış yazılar değil. Bunun sebebi yazarken aklımda pekçok farklı konunun olması. Bu yüzden burada yazdıklarımı ne kadar uyguladığımı ve zamanımı nelere ayırdığımı öğrenmek için bir çizelge oluşturup günün saatlerini ne yaparak geçirdiğimi öğrenmeye karar verdim ki Nasil Ingilizce Ogrenebilirim? yada Bir başarı rehberi yazıları seviyesinde yazılar yazabileyim. tatlıcadının AŞK gibi romantik yazılarından da yazamadığım ortada yani tek şansım zamanımı iyi değerlendirip çalışmak kalıyor.

17 Ekim 2010 Pazar

Kim olmayı istemeli

"İlk kimin yaptığı değil, ne yaptığını bilerek yapmak önemli " diyor Uğur Özmen yazısı da. İçtenlikle katıldığım bir söz bu. Yanlış olabilir yaptığın, eksik yada hatalıda ama ne yaptığını bilerek yapmalısın. Olayları akışına bırakmak yada şansın yardımını ummak romantiklikten başka birşey olmaz.

Henüz başında olduğum ama seçmiş olduğum iş kolu sayesinde baya kişi ile çalışma sanşı edinmiş olduğum iş hayatımdaki deneyimlerin başında gelen olgu insiyatif alabilmektir. Yükselmenin, öğrenmenin ve gelişmenin yolu insiyatif almaktan geçer. İçinde bulunulan iş koluna göre alınan insiyatifler değişkenlik göstermelidir. Lakin yanlış yapmaktan korkmadan sorumluluk almak ve kendi kararlarını uygulatmak gerekmektedir. Başkasının yönlendirmesi ile kotarılan işler o kişinin yaptığı iş olarak görülecek ve asıl yapan kişiye pek birşey katmayacaktır.

Yapılan işe ufakta olsa katkı yapmak gerekmektedir. Zamanla alınan sorumlulukları arttırmanın ve yükselmenin yolu bu güzergahtan geçer. İş yerinde yapılacak olan yeni dekorasyona katkıda bulunmaktan çizilecek herhangi bir projenin bir kısmını oluşturmaya kadar pek çok örnek verilebilir alınabilecek küçük sorumluluklara.

Elbette aynı yere çıkan başka yollarda vardır. Benim anlattığım bunlardan sadece bir tanesi. Herkesin yaşadığı farklı deneyimleri vardır. Paylaşırlarsa sevinirim.

Kişinin yükselirken ve sorumluluk sahasını genişletirken yaptığı yanlışlardan en mühimide alternatifini geliştirmemesidir. Ne çok şirket ilk kurucuları öldükten sonra işlerde bocalayan çocuklar yada akrabalar yüzünden batmamışmıdır. Ne çok iş hastalanan yada acil işi çıkan biri yüzünden yarıda kalmamışmıdır. Ne çok pozisyon tartışmalar yüzünden ayrılan çalışanlardan dolayı boş kalmamışmıdır_! Hem kişi kendisine bir alternatifi yetiştirmeyi bilmeli hamde şirket bunu özendirmeli hatta zoraki kılmalıdır. Şirkette çalışanda zorluk çekmesin.

Anlatacak söyleyecek daha çok şey var aslında. Ama uzatmanın gereği yok. İş hayatında verilmesi gereken bir karar var. Ya yaptığını bilen ve arkasında duran birisi olmalı yada başkalarının yönlendirmesi ile hareket etmeli. Tabi birde şansa bırakabiliriz...

Yaşamın Amacı

“Koş dedi bir ses ve başladım koşmaya. İtaat ettim, hiç tereddüt etmeden ve şüphe duymadan. Yorulsam da, nefesim de kesilse, acısa da ciğerlerim, yansa da tabanlarım dur deninceye kadar koştum. Bilmediğim yerlerden de geçtim, bildiklerimden de. Tanıdıklarımda oldu, tanımadıklarımda. Sevdiklerim oldu sevmediklerim olduğu gibi. Kaybettiklerim oldu acısına dayanamayacak kadar ama ben durmadım, hep devam ettim koşmaya. Dur denildiğini duyuncaya kadar koştum.”

“Oku” ile başlar Kuran-ı Kerim, hayatta koş ile başlar ve dur ile biter. Nereye, neden ve neye koştuğumuzu bilmeden koşarız genelde. Her koşunun bir amacı vardır oysa. Altın madalya kazanmak, spor yapmak yada yetişmek için bile olabilir bir otobüse. Ama mutlaka bir amaç içerir. Hayatında bir amacı olması gerekmez mi!

Sorulması gereken sorulardan birisi; bu amaç bize verilmiş midir?. Saklı mıdır içimizde zaten! Yoksa biz mi kendimize bir amaç ediniriz, yaşadıklarımız doğrultusunda oluşan.

Toplumun zamanla değişen değerleri vardır. Ve hiç düşündünüz mü bilmem ama toplumu yönlendiren unsurlardan biriside sizin sergilediğiniz kararlardır. Mesela ülkemizde doktor, hakim, öğretmen vb. devlet memurluklarına olan talep mühendis veya işletmeci olmak isteyenlerin sayısını aşmakta. Hangi mesleği yapıyor olursanız olun sizin o mesleği yapmanızın nedeni bir başkasının o mesleği seçmemesi yada sizin bir başkasından önce onu seçmiş olmanız. Yapmış olduğunuz bir seçim gençlerin ileride o mesleğe yönelmelerine sebep olabilir, bir başkasına yönelmemelerine sebep olabileceği gibi. Yani tercih ettiğimiz hayat aslında başkalarının tercihleri doğrultusunda şekillenmiştir. Ve eğer hayatta ki amacımız bizim yaşamımız süresince edindiğimiz deneyimler yada başımızdan geçen olaylar doğrultusunda şekilleniyorsa, bu bizim amacımız olmaz. Toplumun bize dikte ettiğidir. Ama yaşamın kendine has bir amacı olması gerekmez mi? Toplumların değişiminden etkilenmeyen, bireylerin tercihlerinden bağımsız kalan.

Tüm toplumların zaman içerisinde ki değişimleri incelendiğinde karşımıza çıkacak tek ortak unsur vardır; Din. Ve eğer insanlığın tarihinden kesitler alındığında karşımıza çıkacak tek ortak nokta din ise hayatın amacı da bu unsurun içerdiği bir kavaram olması gerekliliği yadırganamaz. Ve tüm dinler istisnasız sonsuz yaşamı vaat ederler. Ki hayatın amacı da ölümden sonra var olan yaşam olmalıdır. Ruhun bedenden ayrılmasından sonra devam edecek olan.

İnsanoğlunun sahip olduğu iradenin idrak edemeyeceği kavramlardan birisi sonsuzluk ve sonsuz yaşamdır. Bu yaşama şüphe ile yaklaşanlar olmuştur hep, bundan sonra da olacağı gibi. Acaba haklı olamazlar mı? İnsanoğlunun ölümden sonra yaşamaya devam ettiğine inanmak için uydurduğu bir varsayım.

Evet cevabının buraya uygun olmadığı yukarıda uzun uzun anlatılmış durumda. Eğer bu hayatın gerçek amacı ölümden sonra var olan yaşam olmasa idi, zaten bu zaman içerisinde unutulmuş bir kavram olurdu, toplumun diğer kalıcı olmayan değerleri gibi. Ana fikir çok basit, dinlerle ilgili her şeyi bir kenara bıraksak dahi, binlerce yıla yayılan insanlık tarihinde tüm sınavları geçmiş tek bir olgu varsa bunun bir anlamı olduğunu görmek gerekir.

SEN Kİ...

Yorgun düştüm tekrar eden cümlelerden
Yerine getirilmeyen sözlerden
Hüznümü içime gömmekten
Yorgun düştüm senli olan sensizlikten
Sen ki başımı döndüren
Minicik yüreğimin gizli hazinesi
Mutluluğumun esintisi
Düşlerimin prensi
Sen ki bendeki benden eden
Beni sen eden...

16 Ekim 2010 Cumartesi

AŞK

Bir bebek masumiyetinde olmalı aşk.
Onun dokunuşu kadar narin,
Kalp atışı kadar hızlı,
Teni kadar yumuşak,
Yüzü kadar saf ve berrak...

GECE

Saat sabahın beşi.
Ben yine ayakta, ben yine geceyle başbaşa.
Gece puslu, gece yaslı.
Çünkü bağrında yok yıldızı.
İşte bu yüzden sığmıyor yüreğine yalnızlığı.
Bekliyor ışığını.
Umutlanmak umutlandırmak halbuki tek isteği.
O yıldızını ben seni istiyorum.
Üşüyor, üşüyorum; titriyor,titriyorum
Yüreğim puslu, yüreğim yaslı.
Saat sabahın beşi.
Ben yine ayakta,ben yine sessiz, ben yine sensiz
Ben yine geceyle başbaşa.
O yıldızına ben sana ağlıyorum.

14 Ekim 2010 Perşembe

Çelişki

THE SIMPSONS galiba ekranlarda yer alan en uzun soluklu dizi konumunda. Ve bu kariyerini herkesi ve herşeyi eleştirmesine bağlamak yanlış olmasa gerek. Gerçi seslendirme yapan ünlülerde etken olabilir ama bu kadar uzun süre beğenilmesinde çok etkili olduğunu / olabileceğini düşünmek pekte doğru olmasa gerek.

Dizinin sahip olduğu bu ünü değişkenliği ve eleştiri kabiliyeti ile sağladığı ortada. Son olarak yayınlanan giriş görüntüleri bunu bir kez daha kanıtladı. Lakin burada benim hoşuma gitmeyen bir husus var. Acaba yaptıkları bakın kendimizi bile eleştiriyoruz demek mi yoksa kendilerini başkalarının eleştirerek gündem oluşturması ünlerinden nemalanmasına engel olmak mı_! Ben ikincisinin daha etkin olduğunu düşünüyorum.

Gündenm oluşmuş dizi izlenme oranlarını arttırmış durumda. Yani ne amaçladıklarından ziyade elde ettikleri daha ön plana çıkmış durumda. Ne diyelim ellerine sağlık.

12 Ekim 2010 Salı

KIYMETLİM

İnsan kaybedince anlıyor elindekinin değerini ya da kaybedeceğini anladığında. Bugün öyle derinden hissettim. Canım öyle yandı ki. Bir an kaybettim sandım. Bir an gerçekten bitti dedim artık telafisi yok. Canına can katan insan artık yok. Her an gözüne bakan. canının yanmaması için elinden gelenin fazlasını yapan artık yok. Evet annem artık yoktu. Ölmüştü. Tüm komşular bizdeydi. Hepsinin gözü yaşlıydı. Hepsi hüzünlü.Ben, ben ise ne hissettiğimi bile bilmiyordum. Hayatta mıydım ondan bile haberdar değildim. Hayat damarım kopmuştu çünkü. Koşulsuz sevgi kaynağım artık kurumuştu. İnanamıyordum olanlara. Şaka gibiydi. Nasıl olurdu, nasıl ölürdü? Benim annem, hayat dolu kahkahalarıyla etrafını canlandıran kadın nasıl olurda artık olmazdı .
Çok yalnızdım. Hem de hiç duyumsamadığım kadar. Çok çaresizdim hem de hiç olmadığım kadar. Çok canım yanıyordu hem de hiç yanmadığı kadar. sol yanım acıyordu hem de hiç acımadığı kadar....
Bu nasıl bir şeydi? Neydi anne, bir çocuk için? Meğer her şeydi. Tek yoldaştı. Tek gönül arkadaşı..
Nasıl zordu kaybetmek onu.. Nasıl zordu kabul etmek, onsuzluğa uyanmak.
Bir an, işte o an çaldı telefonumun alarmı.Uyandırdı beni bu kabustan. Öyle bir kabus ki gerçeğin ta kendisi. Öyle bir kabus ki yürek acısı.
Hemen sarıldım telefona. Annemin sesiydi ilk duyduğum. Sevgi dolu sıcacık.. Kızımmdı ilk sözü... Anne seni çokkkk seviyorum diyebildim.. İyi ki varsın iyi ki terketmedin beni.... Ben de seni çokkkk seviyorummm kızım dedi... Seni çokkkk seviyorummmm...
Söz sana annem, söz. Bir daha ihmal etmeyeceğim. Seni hep canımdan çok seveceğim. Ve her gün arayacağım. O sevgi dolu masum sesini duyacağımmm.. Ve seni hiç bir zaman kaybetmeyeceğimmmmm....