29 Eylül 2010 Çarşamba

Tercihler

Diğerlerinden vazgeçmek seçmek anlamına gelir. Seçmeden öncede, pek çok evreden geçer kişi. Ama hayata başladığı yada hayatı yorumlamaya başladığı ilk günlerden itibaren bazı seçmelerin elinde olmadığını görür. Ailesi, kardeşleri yada komşuları kendi seçimlerinden bağımsız olarak yerleşen olgulardır hayatına.

Sadece çevresel olaylarda değil, kendisi ile ilgili konularda da kendinden azede tercihler vuku bulabilir kişinin hayatında. Gidilecek okul, üniversite, yapılacak iş, kalınacak yer hatta hayatın birleştirileceği eş bile bu tercihler arasına girebilir. Babanın istediği üniversiteye ve iş koluna dahil olunması, annenin istediği yerde yaşamak yada istediği kız/erkek evlenmek tamamen kişi ile ilgili kararlar tercihler olmasına rağmen şahıs tarafından yapılmayan seçimler olabilir.

Bu tercihlerin ne kadarının kişiye ait olacağı kişinin ellerindedir. Ama tamamen bağımsız olacağını düşünmekte hayalperestlik olacaktır. Lakin bazı tercihler etki altında yapılan bu tercihlerin nasıl yaşanacağına vücut verir. İş yada okul kişisel seçimler sonucu belirlenmemiş olabilir ama o okulda yada işte nasıl yaşanacağı davranılacağı nerelere kimlerle gidileceği kişinin seçimleri olur. Yani hayatın genel hatları konusunda sosyal bir varlık oluşunun sonucu olarak etki altında kalan kişi bu tercihlerin içini dolduracak olan seçimlerinde büyük ölçüde çevresinden azadedir.

Pek uzatmanın anlamı yok. Üniversiteden mezun olduğum sene bir iş görüşmesinde başımdan geçen bir olay ile varmak istediğim noktaya gelmek istiyorum. 3 kişilik bir komisyonun karşısında sorulara cevap vermekteydim. Çok farklı konulardan konuştuğumuzu anımsıyorum. Ama bir soruları galiba hiç bir zaman aklımdan çıkmayacak;

Komisyon üyesi: Yaptığınız yanlışları nasıl değerlendirirsiniz_?
Ben: Yanlış diye bir şey yoktur. Sadece yapılan bir tercih söz konusudur. Belki bu tercih istenen sonucu vermemiştir. Buda olabilir.
Komisyon üyesi: Peki yanlışın sonucu ne olacak.
Ben: Yapılan tercihin sonuçlarını düzeltmek gibi bir gayem olmaz. Bu beni ileriye değil geriye götürür çünkü. Onun yerine içinde bulunduğum duruma en uygun yeni tercihlerimi yapmaya çalışırım.

Verdiğim cevaplar yeterli olmamış olmamalı ki kabul edilmedim. İçinde bulunduğum mevcut koşulları düşününce iyikide öyle olmuş :=)))

Sonuç olarak etki altında kalarak yada kalmadan yapılmış pek çok tercih şekillendirir yaşamımızı. Bu tercihler istemediğimiz sonuçlar verebilir. Ama bu tercihler aynı zamanda karşımıza yeni seçeneklerde çıkarır.

24 Eylül 2010 Cuma

DÜDÜKLÜNÜN MARİFETİ...

Sabah kalktım. Hazırlandım işe gitmek için. Birden aklıma geldi akşama ne yapacağım. koydum hemen nohutları suya. Yanına da pilav iyi gider diye düşündüm. Böylelikle çıktım evden. İşimi bitirip geldim eve. Sıra yemekteydi. Baktım sabah koyduğum nohutlara, tam da istediğim gibi şişmişlerdi.Onları haşlamaktı ilk iş.
İlk defa kullanacaktım düdüklü tencereyi. Bu yüzden tereddüt ediyordum. Keza hakkında hiç iyi şeyler duymamıştım. Arkadaşıma sordum nasıl kullanılacağını, tarif etmişti bana. Onun söylediği şekilde koymuştum içine nohutları . Açtım ocağın altını. Beklemeye koyuldum.
Yaklaşık kırk dakika sonra haşlandığını düşünerek kapattım altını ocağın. Ve düdüğünü kaldırdım tencerenin. Tıslamasını bitirince açmaya çalıştım tencerenin ağzını. Neden telaş yaptıysam? Başıma gelecek ya ondan sabırsız davrandım. Bir yandan kapağı açmaya çalışıyorum bir yandan da arkadaşıma sesleniyorum bu tencereyi nasıl açıcaz diye.
O odadan mutfağa gelinceye kadar ben çoktan açmıştım kapağını. Açtığımla suyun üstüme sıçraması bir olmuştu. Tabi anında haşlamıştı beni. Hiç affı yoktu insafsızın. Canım o kadar yanmıştı ki. Anlatmam mümkünn değil. Hemen buza sarıldım. O kadar çabuk eridiki koyduğum buzlar gözlerime inanamadım. Derisi büzülmüştü bacağımın. İçten içe sızlıyordu. Hemen yanık kremi sürdüm ama dokunamıyordum ki.
Ağlamadım, hiç bağırıp çığlık atmadım. Hatta güldüm kendime, kendi halime. Nasıl böyle bir aptallık yapabildiğime.
Ama canım fena yanıyordu. Doktora gittik. Pansuman ettirdik.Allahtan önemli bi şey değildi. Ucuz atlatmıştım. Düdüklü bana kıyak geçmişti bu sefer.
Bir şeyi fark etmiştim bu olayda. Ağrıya acıya oldukça dayanıklıymışım. Meğer ben neymişim.
Bu arada nohutların akibetini merak ettiyseniz o kadar güzel haşlanmışlar.O kadar marifetli ki düdüklümüz; hem beni hem de nohutu çok güzel haşladı. Tadı damağımızda kaldı doğrusu...:):)

23 Eylül 2010 Perşembe

Evet yapabilirsin

Yapıp - yapamayacağım konusunda düşünmediğimi yaptığımda yapabildiğimi görmek çok güzel.

Kaç kişi kurmuştur bu cümleyi acaba. Hiç aklından bile geçmeyen birşeyi yapmak - yapabilmek nasıl hissettirir acaba. Tatlıcadının ilk yazılarında ki çekingenliği geliyor aklıma, acaba şimdi söylüyor mudur yada düşünüyor mudur böyle. Hayat nelerle karşılatırıyor, uğraştırıyor yada hazır sunuyor!

Yaşamak gerçekten güzel, her anının tadına varmak gerek.

22 Eylül 2010 Çarşamba

CESUR KADINLAR...

Tesadüfen İclal Aydın'ın Hayat Ağacı adlı programında izledim onları. Öyle içten öyle samimilerdi ki. Mersin Arslanköy kadınlarıydı ekrandaki. Bir avuç ev hanımıydı. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerden ta Frankfurt'a uzanan bir hikayeleri vardı.Kim derdi ki onlar büyük başarılara imza atacaktı. Küçücük evlerinden tüm dünyaya seslerini duyuracaktı. Takdir ettim o kadınları,onları yönlendiren öğretmeni.
İsteyince olacağını gösteriyordu insana. Hangi yaşta olduğunun bir önemi yoktu.İnanmak, sabretmek ve çaba göstermek yeterliydi. Tıpkı Arslanköy'ün Kadınları gibi. Hepsi 40-50 yaşlarında. Çoğu tahsilli değildi. Ama inanıyorlardı. Kendilerine güveniyorlardı. Böyle başlıyordu hikayeleri.
Yaklaşık sekiz yıldır da tiyatroyla uğraşıyorlar. Neler başardıklarını hepimiz görüyoruz ya da izliyoruz.
Onlara güvenen onlara inanan öğretmeni de unutmamak gerekir. O öğretmen ki inandı onlara, koşulsuz güvendi ve uğraştı. Sonucunu da aldı.
Hep söylendiği gibi sadece okulda bitmiyor öğretmenin görevi. Bir öğretmen,tüm toplumu etkiliyor. Öyle kutsal bir meslek ki... Böyle örneklerle daha da iyi görebiliyoruz öğretmenliğin kutsallığını.
Bu durumun bir de başka boyutu var. Arslanköylü kadınların eşleri. Onlar da inandı eşlerine, güvendiler. Şimdi her biri gurur duyuyor eşleriyle.
İşte bu kadınlar her şeyin üstesinden geldi. Evinin, eşinin, çocuklarının, tarla bağ işinin, çevredeki dedikoduların ve en önemlisi tiyatronun... Böyle kadınlar takdir edilmez ne yapılır?
Hangi yaşta, hangi koşulda olursak olalım. İstediğimiz her şeyi başarıyoruz. Yeter ki biz kadınlara fırsat verilsin.Yeter ki kimse bize engel olmasın... Görün o zaman neler başarıyoruz..

Nasıl bir değişim

Toplumsal bir dönüşüm yaşıyoruz gibi. bu konuda söylenen en doğru söz halkımızın değişim için temellerinin geçmişte doğru atılmamış olması olsa gerek. Yada temellerinin hiç olmadığı.

Zira aynı anda hem geriye hem ileriye gittiğimizi yada hem içe kapandığımızı hemde dışa açıldığımıza işaret eden haberler ve olaylar gündeme gelmekte. En son " Fatmagül ün suçu ne " adıyla başlayan ve vakti zamanında Hülya Avşar ında içinde bulunduğu bir kadro ile sinemaya uyarlanan senaryonun tecavüzü tekrar gündeme taşımış olması. Halbuki Tecavüzcü Coşkun yada Nuri Alço gibi Yeşilçam tiplemelerimiz var bizim. İlk önce sevişme sahnesi sonrada tecavüz peşne düştüğümüz işlerin ciddiyetini bakın hele. Can Dündar ın tespitleri yerinde gibi.

Nasıl bir değişimin içinde olduğumuzu anlamakta güçlük çekiyorum. Çetin Altan ın sık sık dile getirdiği anlaşılan 20 - 30 yıl süreceğe benzeyen bir karmaşanın içine girmekteyiz. Hakkımızda hayırlısı artık :=)))

Yorumsuz

Haber hakkında söylemek istediğim o kadar çok şey varki sırf bu yüzden susuyorum


“Bu boykot değil, çocuk istismarıdır!”

Geri geldim

bu lafı çok sık kullanmaya başladım sanki. Neyse pek önemi yok zaten

uzun bir aradan sonra tekrar yoğun bir şekilde yazmaya başlamak istiyorum. Bu süreçte yazmaktan uzak durmamda Ramazan bayramını memleketimde geçirmiş olmam ve tatili uzun tutmam etkili oldu. Tüm sitelerimi takip edemesemde pekte geri kalmadım. En büyük gelişme Ekonomitürk 2 sitesinin kapanacak olması ve Editörün insidermonkey isimli yeni bir site kurmuş olması.

Tatil süresince vermiş olduğum kararlardan birisi ingilizceye tekrar dönmekti. Bu yeni site süreci hızlandıracağa benziyor. Sitede işe yarayacak teknik bilginin dışında Motorala hisselerinden nasıl yüksek kar elde edilebileceği gibi kazanç sağlanabilecek haberlerde var.

21 Eylül 2010 Salı

AYNA...

Bugün okulumda ikinci günüm. Yeni eğitim öğretim yılındayız. İlk defa bu kadar çok heyecanlandım. İlk yılım değil halbuki. Öğrencilerimi, okulumu ilk görüşüm değil. Hiç biri bana yabancı değil. Ama ilk defa böyle hissettim dördüncü yılıma başlamama rağmen.
Garip çok ama çok garip. Uyku tutmadı pazar akşam. Öğrencilerimi düşündüm. Mezun olanların nerede ne halde olduklarını.Diğerlerinin nasıl olduklarını ne kadar büyüdüklerini. Bu yıl neler yapacağımı düşündüm. Ne yapsam da dersimi daha çok sevdirsem? Nasıl daha verimli olabilirim mesela diye sordum kendi kendime. Bir an önce sabah olsun bir an önce göreyim onları dedim. Sanki yavrularından ayrılmış bir anne gibiydim. Onların benim sevgime şevkatime ihtiyaçları vardı.Onlardan ayrı kalmak beni üzmüştü. Çok özlemiştim onları. Hem de düşündüğümden de çok.
Sabah ilk gittiğimde içim kıpır kıpırdı. Erken kalkmıştım. Özenle hazırlanmış, okulun yolunu tutmuştum. Yaşadığım aksilikler bile bastıramamıştı heyecanımı. Öğrencilerimi görünce silinmişti tüm pürüzler. Çok sevinmiştim hem de çok.
Neler oluyordu bana? Daha düne kadar bu mesleği sevmeyen bu mesleğe devam etmek istemeyen ben neredeydi? Hani bırakacaktım ilk fırsatta! Şimdi nasıl oluyor da böyle düşünüyordum? Kendimi bu düşünceler içinde buluyordum.
Alışıyordum galiba ne dersin? Galiba içime sinmeye başlıyordu. Mesleğimin gerektirdiği sorumluluğu daha derinden hissediyordum. Ve en önemlisi sevmeye başlıyordum. Artık çok hoşuma gidiyordu bana “ÖĞRETMENİM” diye hitap etmeleri. Onların iç dünyalarını keşfetmekten, hayal dünyalarında dolaşmaktan büyük keyif alıyordum. Onların hayatlarında küçücük de olsa bir iz bırakabilmek, benden ufacık da olsa bir kırıntı bulmak ümidi öyle heyecan vericiydi ki…
Her şeyiyle örnek olmak. Şekillenmemiş hayatlarının şekillenmesine yardım etmek, yanlışlarında doğrularında anne babasından bile daha yakınında olmak. Onların derinlerine inebilmek… Geldikleri noktaları izlemek bazen gurur duyarak bazen için sızlayarak.. Kendini bulmak onlarda. Kendi doğrularını, kendi yanlışlarını.
Nasıl keyif vermez, nasıl mutlu etmez insanı kendi aksini izlemesi aynada…
Ben bir öğretmenim, yeni tomurcuklara su veren…
Yeni umutları yeşerten,
Yeni gelecekleri şekillendiren,
Ben bir öğretmenim öğrencilerini çok hem de çok seven…

16 Eylül 2010 Perşembe

ARTIK YOKSUN...

Artık yoksun... Aslında hep yoktun ama biz biliyorduk bir yerlerde vardın. Biz hissetmesek de nefes alıyordun, görmesek de gülümsüyor, konuşuyordun. Sen hep vardın ama biz sadece varlığından haberdardık. Artık hepten yoksun. Biz görsek de görmesek de. Biz hissetsek de hissetmesek de.
Bu doğru mu? Gerçekten gittin mi bu dünyadan?
Ne zaman büyüdük? Ne zaman koca adamlar olduk da kaybetmeye başladık birbirimizi? Bizden de biri gördü ölümün soğuk yüzünü. Bu kadar acı demek. Bu kadar hüzünlü.
Fotoğrafına baktım az önce... Yılların değiştiremediği aynı munzur gülümsemen.. Sanki yine bir yerlerdesin de bakıyorsun.. Biliiyorum artık öyle değil. Kabul etmek öyle zor ki... Gözlerim doldu. İçim acıdı... Hep beraberdik...
Ne güzel günler geçirdik.. Eğlendik eğlendirdik... Senden geriye kalanlar yaşadığımız anılarrr..
Daha fazla yazamıyorum.. Çok ama çok üzülüyorum... Kabullenemiyorum bir arkadaşımı kaybetmeye... Her ölüm erken biliyorum ama seninki çok erkennnn...
Yapacak çok şeyin vardı eminim. Gerçekleştirecek çok hayalin...
Artık ne önemi var çünkü sen yoksun..