20 Haziran 2010 Pazar

TelÖrgü - 2

Kaldığım yerden devam edeyim.

Evet herkes düşman gibi. Ve bu yüzden kendimizi güvende hissetmek adına çelik kapılar, demir korkuluklar yada güvenlik sistemleri kuruyoruz. Bu tarz davranışlar sergileyen kişileri pek yadırgamıyorum. Onlarında yadırganmaya aldıracaklarını da sanmam zaten. Nede olsa toplumun sevk ettiği doğrultuda hareket ediyorlar.

Bu konuda asıl değinmek istediğim husus insanların kendilerini korumak adına yaptıkları bu girişimler gerçekten güvenlik için midir_? Ben öyle olmadığını düşünmekteyim de. İnsanların, bu güvenlik tedbirlerini güvenlik değil kendini çevresinden gelebilecek eleştiri, beğenilmemem ve öz güveni zedeleyecek herhangi bir olguyu ön plana çıkarmamak adına aldıklarını iddia ediyorum. Belki ilk amaç güvenlikti ama şu anda güvenlik gerekçesiyle diğer insanların fikirlerinden, düşüncelerinden ve eleştirilerinden kaçılmakta.

Kendi kendisiyle mutlu ve huzurlu yaşamak yolunda ilerliyor insanoğlu. Gösterilen yaşam tarzından tek düze bir hayat. Tıpkı halen televizyonda ara ara gösterilen eski bilimkurgu filmleri gibi.


Medya ya ne kadar güvenilir _?

Medyaya güven artık iyiden iyiye sarsılmış durumda. Aynı haberi akşam gazetesi Savaş bilançosu gibi şeklinde, habertürk gazetesi de Bu da trafik terörü! şeklinde vermiş. Başlıklara söz söyleyecek durumda değilim zira haberler aynı olmasına rağmen içerikler çok farklı. Başlığın reklam kokması yada ilgi çekmesi için verilen çabaları geçtim yani. ( Milliyet.com.tr veya fotoğrafları için tıklayınız gazeteciliği yazısı ne demek istediğimi anlatıyor )

Ben asıl konuya dönmek istiyorum. Olay trafik kazaları ve gerçekleşen ölümler. Haberleri incelerseniz ölü sayıları, ölülerin isimleri, yaşları vb özellikleri birbirini tutmuyor. Şimdi diyeceksiniz ki maden ocaklarında gerçekleşen grizu patlamalarında göçük altında kalanların sayısını bil(e)meyen bir devletin yönettiği ülkede trafik kazalarında ölenler hakkında doğru bilgi vermesinin beklenmesi medyadan ne kadar haklı diye. Evet böyle bir soru karşısında bende bu yazıyı beyhude yazmış olurum.

Ama medyaya ne kadar güvenebileceğimizi bir kez daha görmüş oluyoruz. Zira bir eksik bir fazla ne fark eder gibi bir yaklaşım olduğu ortada. Ama o kişinin ne kadar değerli olduğunun, bir insan bir can olduğunun farkında mıyız_? PKK terörü ve Gazze ye uygulanan insanlık dışı ambargoyu delmek için verdiğimiz şehitler için neden ayaklanmıyor, bu canların bedelini ödetmiyoruz_? Tabi bu soruların pek ççookk cevabı var denilecektir. O kadar basit olmadığı söylenilecek, ortaya çıkan bir kaç aykırı sesin sahibinin de sırtı sıvazlanacak ve geçiştirilecektir. Çünkü medyamızın yukarıda da görüldüğü gibi can kayıpları umurunda bile değil. Keza devletimizin de öyle. Söyleyecek pek bir şey kalmıyor buradan öteye....

15 Haziran 2010 Salı

VEDA

Her veda beraberinde getirir hüznü. Her gidenin ardından dolar gözler. Akmaması için gösterilen çabalar. Olur da giden görür daha çok üzülür diye. Kimi zaman içine akıtırken kimi zaman beceremezsin, süzülüverir bir kaç damla yanaklarından. Saklarsın özlemini, sevgini... El sallarsın giden sevgilinin ardından. Bazen bilirsin bir daha ne zaman geleceğini, bazen bilinmedik bir zamanda görüşmenin burukluğu doldurur yüreğini. İşte o anlarda beraberken geçirdiğin vakitler gelir aklına. Neler yapmıştık neleri paylaşmıştık diye düşünmeden edemezsin. Kısacık zamana neleri sığdırdığına sen bile inanamazsın bir an.
Geldiği anda nasıl heyecanlanmıştın hani. İçin içine sığmamıştı. Dursun istemiştin zaman. Dursun bir daha akmasın.Dünya sadece sizin,sizin istediğiniz gibi dönsün iştemiştin.Ve öyle olmaya da başlamıştı.
Bakışları ahhh o bakışları,ilk görüşte vurulduğun seni aşık eden bakışları. Aynı sıcaklığı gördüğün bakışları. Aynı yine aynı, güzelliğinde kaybolduğun gülümsemesi,aynı yumuşaklığı hissettiğin dudakları. Meğer ne kadar özlemişsin, nasıl da hasretle beklemişsin.O an silinmiş aklındaki tüm soru işaretleri. Kızmışsın kendine nasıl karıştırabildim aklımı diye.
Öyle sımsıkı sarılmış ki sana hiç bırakmamacasına. Yüreğinin derinliklerinde hissetmişsin sevgisini. Anlamışsın işte o an tek varlığının o olduğu, hayatın tüm güzelliklerinin onda olduğunu. Bir güne onla merhaba demenin mesela. Bir çiçeği koklamanın, bir kuşun uçuşunu izlemenin verdiği mutluluğu tarif ededemişsin....
Öyle geçmiş ki o kısacık zaman onunla. Hem çok uzun hem de kısacık. Seviyormuşsun meğer onu; öyle derinden, öyle içten...Bunu sen bile anlayamışsın...
Ve işte gelip çatmış veda zamanı.. Yine bir giden yine bir kalan... İki tarafında içi buruk...Düşünmüşsün gitmek mi yoksa kalmak mı zor diye. Verememişsin cevabını. Tek bildiğin gidenle gittiği yüreğinin.. Ve gözünden damlayan bir kaç damla yaşta neler gizlediğin... Tekrar ne zaman geleceğini düşünerek avutmuşsun kendini. Ve özlemle iki kelime fısıldamışsın ardından.."SENİ SEVİYORUM"...

12 Haziran 2010 Cumartesi

TelÖrgü

Türk dik kurumu güven kelimesinin tanımı için;

Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat

ifadesini kullanmış. İnsanoğlu hayatta en çok çekinme ve kuşku duymadan yaşamak isteyor olsa gerek. Bu isteği gerçekleştirmek için o kadar çok icat ve icraat varki ne demek istediğimi biraz düşünseniz anlarsınız. Yasalar verilebilecek ilk örnek mesela. Düzeni ve güvenliği sağlamak değilmidir ilk amaçları. Kolluk kuvvetleri, polis ve ordu. Ne ordumuza harcanan paralar nede bu paraların verimli kullanılıp kullanılmadığı sorgulanabilir bu ülkede. Gerçi bunun tek sebebi güvende olmak ihtiyacı değil ama yıllardan beri Türk ün türkten başka dostu yoktur ve tüm komşularımız bizim kuyumuzu kazıyorlar düşünceleri toplumumuza ne kadar dikte edildiğide ortada.

Bankalar verilebilecek bir diğer örnek. Kazanılan paraların güvende tutulabilmesinin bir yolu. Gerçi yaşanan 2001 ve son küresel kriz bankalara ne kadar güvenebileceğimizi ortaya koydu. Sonra sigorta diye başlı başına bir sektör var. Tek işi daha güvende hissetmemizi sağlamk. Başımıza birşey gelirse açıkta kalırım diye kuşku ve korku duymamamız için yönelmiyormuyuz sigorta şirketlerine. Bu arada paranızı güvenceye almanın yolu Türkiye’deki En Güvenilir Yatırım Aracı Nedir? yazısında gizli :=))

Neyse bu bahsettiklerim genel şeylerdi. Asıl bahsetmek istediğim konuya geleyim. Evlerimiz gibi yaşadığımız yerlerin güvenliği için yaptığımız fiziksel koruma alet edevatları. Hiç dikkat ettiniz mi evlerin balkonlarında yada pencelerinde ki koruluklara. Bu ürünle alakalı bir iş alanı var. İsmide ferforje. Tek yaptıkları demirden kaleler örmek.

Eğer daha önce dikkat etmediyseniz mutlaka aklınızda olsun. Balkonlara ve pencerelere dikkat edin. Hatta şanslıysanız o korkulukların arkasından komşusu yada yoldan geçen bir tanıdığı ile muhabbet eden birilerinide görebilirsiniz. Cezaevlerinde ki görüşmelerden farkı varmı siz karar verin.

Kendi kendimizi kafeslerin içine tıktığımızın ne zaman farkına varırız acaba. Komşusunu bile tanımayan onlarca insan var herkesin kabul edeceği üzere. Kendimizi belli bir hayata dahil etmişiz dışına çıkmıyoruz. Toplumun dillendirilmemiş yeni kuraları var artık. Herkes düşman gibi.

Sonra devam edeceğim....

11 Haziran 2010 Cuma

İmza

İşlerimin yoğunluğu sebebiyle kafamı toparlayıp yazamıyorum bu ara. Ama okumaya ve gündemi takip etmeye devam ediyorum. Alttaki yazıda beğendiklerimden bir tanesi ve altına imzamı atarım. İyi okumalar

Sığır Nedir, Kime Sığır Denir?

8 Haziran 2010 Salı

Tek Keşkem...

Keşke yanımda olabilsen. Keşke sımsıkı sarılabilsem.Hiç konuşmasak, gözlerime bakarak anlasan içimdekileri.Sen bilsen sebebini. Sen görsen sadece. Her zaman olduğu gibi kelimeler yitirse anlamını. Cümleler sussa. Benim bile tanıyamadığım yönümü çıkarsan ortaya sadece senin görebildiğin; ta derinlerdeki hissedebildiğin beni. Beni ben yapan, benim bile tam anlamıyla tanımlayamadığım... İşte tam o zaman dinlesem seni. Ne düşündüğümü kestirememişken sen döksen kelimelere.Anlatsan bendeki asıl beni. Her seferinde olduğu gibi bir kez daha şaşırsam, beni benden daha iyi tanıyabildiğine. Doğru kelimeleri doğru yere nasıl koyduğuna.Sesindeki yumuşaklığı hissetsem, şefkati, sevgiyi, bağlılığı...
Seslensen bana ta uzaklardan. Tam da şimdi tam da bu saatte. Tam da asıl bana ihtiyacım olduğu bu anda. Gökyüzünün en bol yıldızlı olduğu bu gecede en sevdiğimiz yere geçsek. Tüm şehrin uyuduğu bu saatte biz kalsak ayakta.Başlasan yeniden anlatmaya. İçimdekileri dillendirmeye. Düşüncelerimi cümleleştirmeye.
Sonra ben başlasam içimdekini içimden geldiği gibi. Dinlesen bir kelimesini bile yanlış anlamadan. Konuşsam konuşsam hiç susmasam. Bıkmadan usanmadan dinlesen tam da benim anlatmak istediğim gibi hatta anlatamadığım gibi... Yarım kalanları sen tamamlasan. Görsem asıl beni sözcüklerinde...
Hep yanımda olabilsen hep benimle. Keşke sımsıkı sarılabilsem...Keşke yokluğun bu kadar derinden etkilemese. Bu kadar acıtmasa canımı. Her yerde seni aramasam. Senden bir şeyler bulmaya çalışmasam. Keşke her seferinde aynı hüsranı yaşamasam... Keşke bilsen tek keşkemin sana dair olduğunu...

4 Haziran 2010 Cuma

.... Hayatı

Anın tadı yazımda yaşanılan bir anın tekrar yaşanamayacak olması, o anda hissedilen duygu ne kadar kötü yada iyi olursa olsun tekrar vücut bulmayacak olduğu için değerini bilmemiz gerektiğini açıklamaya çalışmıştım. Bu kez hayatı oluşturan o tekrarsız anlardan bahsetmek istiyorum.

Hayatı anların birleşmesi olarak değerlendirmek taraftarıyım. Matematikte doğrunun tanımı aynı doğrultuda ki sonsuz noktanın oluşturduğu geometrik şekil olarak ifade edilir. Yani noktalar aynı doğrultuda bir araya geldiklerinde doğru olduklarını bilmez. Onlar halen birer noktadır. Hayatta noktaların oluşturduğu doğru gibi, anlardan oluşur. Duygusal anlardan, sinirli anlardan yada sevinçli anlardan. Yaşamın geneline baktığımızda karşımıza çıkacak tablo tam olarak budur. Herhangi bir yerde herhangi bir duyguya maruz kalınıp geçirilmiş anlardan oluşan bir doğru.

Ama içinde bulunulan anda sadece bir duygu hakimdir ve bu yüzden yaşamda hiç bir zaman tüm duygular bir arada yaşanmaz, yaşanamaz. Ağlarken gülen bir kişiye gösterilecek tepkinin sebebi de bundandır. Ya ağlarsın kardeşim yada gülersin. İkisi bir arada olmaz.

Yani yaşamı değiştirmek gibi bir gaye gütmek hiç bir zaman sonuç vermeyecektir. Asıl amacımız içinde bulunduğumuz anı değiştirmek olmalı. Eğer o anı istediğimiz gibi yaşarsak bütünün içinde daha fazla parça istediğimiz gibi olacaktır. Yani emek vermemiz gereken asıl zaman şu andır. Ne geleceği daha iyi yapmak için çabalamaya gerek var, ne de geçmişi değiştirmek için. Tek hedefimiz şu an olmalı .

Bu arada daha önce değindim mi hatırlamıyorum ama konuyla ilintili diye değinmek istiyorum. Yaşamda iki çeşit plan olmalı. İçinde bulunduğumuz an için yapılan planlar. Yakın gelecek ve şu an bir arada ele alınmalı. Birde şu an yaptıklarımızın geleceğe yansımalarını düşünüp gelecek için ona göre hazırlık yapmak suretiyle plan yapılmalı. Mesela bugün sigara içiliyorsa gelecekte akciğer kanserine hazırlıklı olunmalı. Yoksa seneye şuraya gideceğim, öbür sene şunları alacağım gibi planlar beyhude olacaktır. Yaşam için söylenen " Biz plan yaparken yaşadıklarımızdır " sözü ne kadarda doğru değil mi_? Gelecek için plan yapmaktan vazgeçip şu ana odaklanmalıyız. Yoksa hayatımız süresince yapamadıklarımızdan ve eksik kalanlardan bahseder oluruz.

3 Haziran 2010 Perşembe

Manga ve 2. lik

Öncelikle Manga ya geç kalmış olan tebriklerimi sunuyorum. Manga hakkında Can Dündarın Manga: Bir başarı öyküsü yazısın okumadıysanız mutlaka okuyun. Gerçek bir başarı öyküsü. Hani zorluklarla mücadele ederek, tırnaklarla kazınarak gelinen noktalardan bahsedilir ya öylesi bir öykü. İçinde rastlantılar, eğlenceli olaylar, hüzün ve elbette başarı var.

Manga geçen sene MTV Avrupa yılın sanatçısı ödülünü almıştı. Eurovizyon şarkı yarışmasında ettiği bu başarı ile o ödülün bir raslantı olmadığını ispatladılar. Ama yarışmada Manga dışında başka bir rock müzik grubunun olmayışının idare eder bir parçanın bile Manga yı ilk beşe sokacağı unutulmamalı. Zira rock severlerden alacağı oylar böylesi bir başarı için yeterli olacaktır. Ama 2. olmak, ülkeler arasında al gülüm ver gülüm politikalarının izlendiği bir ortamda gerçek bir başarı.

Kendilerini tekrar kutluyorum. Şarkının finalinde insana dönüşen güzel robotumuzla Ferman öpüşseydiler belki birincide olabilirdik diyorum. Benzer bir konuyu Pacman Oyna: Google Pacman Oynamak Verimliligi Nasil Etkiler yazısında da görebilirsiniz.

İsrail ve Türkiye Karşı karşıya mı_?

İsrailin insani yardım yüklü olan Mavi Marmara ve beraberindeki gemilere yaptığı haince saldırının üstünden 2 gün geçmesine rağmen halen ilk haber olarak değerlendiriyor olması olumlu karşılanabilecek bir durum. Zira ülkemizde gündem o kadar hızlı değişiyor ki bu hıza erişmek neredeyse imkansız. Ve önem derecesi ne olursa olsun her şeyi hemen unutabiliyoruz. Zaten toplum olarak da en büyük problemlerimizden birisi unutkan oluşumuz. Halbuki tarihin tekerrürden ibaret olduğu unutulmamalıdır.

CHP parti eski başkanı Deniz Baykal ın başından geçen kaset olayı, maden ocaklarında meydana gelen grizu patlamaları sonucu gerçekleşen can kayıplarımız, yine neredeyse kanıksamış durumda olduğumuz Tuzla tersanelerinden vuku bulan can kayıplarımız, Kılıçdaroğlu nun ana muhalefet partisi başına geçişi ve gündeme getirdiği işsizlik ve sosyal haklar gibi toplumsal sorunlar. Gündem bu ciddi haberleri ne kadarda kısa sürede sindirip diğerlerine atladı anlamak mümkün değil. Ama son olay hepsinin üstüne sünger çekebilecek önemde orası da başka tabi.

Olayı en başından ele almak istiyorum. Daha gemiler yola çıkmadan önce yapılması gerekenlerden. Öncelikle İsrailin eğer gemiler Gazzeye gelirlerse müdahale edeceğine dair açıklamaları var. Bu açıklamaları bile bile ülkemiz yetkililerinin vatandaşlarını böyle bir risk ortamına gitmemeleri konusunda uyarmış olmaları gerekmekte. Bunun bizzat Başbakan tarafından yapıldığı dile getiriliyor. Güzel. Güzel olmayan ise özveride bulunma çabasında olan bu vatandaşları Kızılay gibi dünyaca kabul edilen bir yardım kuruluşu altında toplamamak veya bu yapılamıyorsa gemilere donanmamızın eşlik etmesini sağlamamak gibi görünmekte. Bunların hiç birisi yapılamıyorsa bile herhangi bir müdahalede vatandaşlarımızın nasıl davranmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri gerekmez miydi_? Zira zaten tahrik olmaya hazır İsrail komandolarının üstüne sopalar yada sandalyelerle saldırmak pekte akılcı görünmüyor. Yetkililerin vatandaşlarımızı göz göre göre böyle bir ortama göndermeleri ciddi bir zafiyet durumunda. Gerçi herhangi bir merciinin İsrailden böyle bir tepki beklediğini sanmıyorum ama bu durum haklı oldukları anlamına gelmez. Bir ülkenin başlıca görevi vatandaşlarının haklarını savunmak olmalı.

Olayların bu doğrultuda gelişmesi akla ülke yetkililerimizin İsrail üstünde bir oyun oynamaya niyetlendikleri izlenimini vermekte. Sonrasında yapılan girişimlerde durumu desteklemekte. Ve İsrail dışında nerdeyse hiçbir dünya devleti olayın korsanlık olduğunu ve kınanması gerekliliğini inkar etmemekte. Gerçi ne ABD nede BM Güvenlik Konseyi kararlı bir adım atıp herhangi bir kınama yapamadı ama hiçbir ülkede İsraili savunur konumda değil. Yani tüm dünyanın ortak kanısı İsrailin yaptığının bir suç olduğu. En önemli gelişme bu ortak paydada buluşulabilmesidir. Ayrıca göz altına alınan vatandaşlarımızın kısa bir sürede kurtarılması da bir başarıdır diye düşünüyorum.

İsrailin olaya bu kadar şiddet içerikli tepki vermesi bölgede Türkiyeyi kendisine rakip gördüğünün açık bir göstergesi. Güçlü ve bölge ülkelerini arkasına alan bir Türkiye istememesi de çok doğal. Verdiği tepki köşeye sıkıştığının kanıtı. İsrail açısından olacaklara gelince kim ne derse desin ya mevcut hükümet yıkılacak yada gerçekleşen insanlık dışı olay için özür dilenecek. Nasıl İsrail büyükelçimize alçak koltuk muamelesi sonucu özür dilendiyse bu olay sonucunda da olacaklar ortada. Dışişlerimizi ve Hükümetimizi aynı zamanda Ordumuzu yapılan girişimler ve izlenen politikalar için kutluyorum.

Gelelim Türkiye açısından sonuçlara; kim ne derse desin ülkemizin prestiji artmakta. Tüm müslüman ve batı zulmünden yakınan ülke sokaklarında Türkiye konuşulmakta, içten içe gıpta edilmekte. Bu durum bizim için ne kadar iyi bir gelişmeyse o ülke yöneticileri içinde o kadar kötü bir gelişme. Zira çoğu müslüman ülke yöneticilerinin batı toplumlarının kuklası konumunda oldukları açık. Bu durumun değişmesini isteyen bir halk uyanışı ve örnek alınabilecek bir model ülke, Türkiye, olunca çoğu müslüman ülke yöneticilerinin duyacakları rahatsızlık ortada. Ve yüzeysel olarak bizi destekleseler de alttan alta karşımıza aldıklarımızla işbirliği içerisinde olacakları unutulmamalı.

Değinmek istediğim başka bir konuda batının olaylara yaklaşımlarının samimiyetsizliği. Zira burada ölenlerin müslüman olarak tanımlanması, öncelikle insan olduklarının atlanması çok acı bir durum. Tamam belki müslüman kardeşlerimize giden bir yardım ve bu yardımı götürenlerin neredeyse tamamı müslüman yardımseverler ama öncelikle hepsi birer insan. Ben eğer bu grubun içerisinde ABD liler yada AB liler olsa yaklaşım böylemi olurdu gibi yorumlara katılmıyorum. Zira daha birkaç sene önce İsrail değil miydi BM mevzilerini vuranlar_? Bu yüzden bu tarz yorumlar çok yanlı görünüyor.

Sonuç olarak her ne pahasına olursa olsun Gazzeye uygulanan insanlık dışı izalasyonları delmek için yapılan bu girişimde canlarını veren vatandaşlarımıza Allahtan rahmet diliyorum. Ve ülkem adına gelişmelerin olumlu olduğunu düşünüyorum.