31 Mayıs 2010 Pazartesi

İşsizlik %10 a düşer mi_?

Başbakanımız işsizliğin birkaç ay içerisinde mevcut %14 dolaylarından %10 a düşeceği iddiasında bulunmuş. Bunun ne mertebede mümkün olduğu hakkında Orhan Karaca nın İşsizlik üç ayda yüzde 10'a iner mi?, Uğur Gürses in İşsizlikte yüzde 10'a düşüşün formülü var ve Fatih Özatay ın Yüzde 10: Mevsimle gelen mevsimle gider yazılarını tavsiye ederim.

Özetleyecek olursak işsizlik yandaki grafikte de görüldüğü üzere son birkaç senedir mayıs - ağustos dönemlerinde ortalama işsizlik verilerimizin altında seyretmekte. Yani büyük ihtimalle yaz aylarının etkisiyle bu yılda mayıs - ağustos döneminde açıklanacak olan işsizlik verileri şu anda açıklanmış olan şubat ayı işsizlik verilerinin altında seyredecek. Bunun başlıca sebebi tarım alanında gerçekleşen istihdam. Ayrıca turizm alanında, inşaat sektöründe ve dış talebe bağlı ihracatta gerçekleşen artış işsizlik rakamlarına olumlu yansımakta. İşsizlik oranlarında mayıs - ağustos döneminde gerçekleşmesi muhtemel düşüş %3 civarında. Bu yıl krizden çıkışın etkisinin de dikkate alınması ile %3,5 dolaylarında bir gerileme muhtemel. Buda işsizliğin belki %10 a düşmesini sağlamaz ama %11 in altına çekebilir. Bu durumda başbakanımıza haklı çıktığı konusunda yapacağı konuşmalarda yeterli olacaktır.

İşsizliğin azalmasına bu yıl düzenlenen KPSS de devlet kademelerine alınacak olan personel sayısında önceki yıllara nazaran gerçekleşmesi muhtemel belirgin bir artışında katkısı olacaktır. Aynı zamanda kolluk kuvvetlerimizden olan polis gücüne de 20 bin dolaylarında bir katılım olacağı dillendirilmekte. Ve neredeyse tamamı üniversite mezunu arkadaşlardan sağlanacak. Kim demiş genç nüfusumuz işsiz diye ( ! ). Başbakanımızı Kemal beyin CHP nin başına geçerken çözüm yollarını, planlarını açıklamasa da işsizlik sorunun üstünde çokça durması harekete geçirmiş görünüyor. Eee birde yaklaşan seçimler var. Oy istemenin de bir adabı var diğmi_?Burada bir parantez açmak istiyorum, başbakanımız kendisine herkes biliyor işsizliğin olduğunu çözüm yollarını açıkla demesi üzerine " Recep bey gelin sizde CHP ye oy verin görürsünüz çözüm yollarımızı " benzeri cevabı yok mu, halkımızın nasıl birisine bel bağlamış olduğunun göstergesi. Yarın bir gün Kemal bey mitinglerde şimdi açıklayamam AKP bizi dinliyor, takip ediyor fikirlerimizi çalarlar siz önce oy verin sonra görürsünüz çözüm yollarımızı derse şaşırmayın. Tüm bunlara ek olarak birde ekonomiden sorumlu devlet bakanımız Ali Babacan ın işsizlikle mücadele için hazırladıkları bir projeden bahsettiğini de es geçmemek gerekli. Bakalım bu girişimleri de kontrol mekanizmasından yoksun olan mali kuralları gibimi olacak_? Umalım da bu kez yararlı ve kullanışlı birşey yapsınlar.

Görüntü devletimizin popilist yaklaşımlarına hız vereceğe benziyor. Hadi hayırlısı. Gerçi bütçe raporları içinde bulunduğumuz yılda sıkı bir politika izlendiğine işaret etmekte. Yerel seçimler ve küresel kriz döneminde artan kamu harcamaları büyük oranda kısılmış durumda. Ama geleceğin getirecekleri pekte hoş şeyler gibi görünmemekte.

Bu arada işsizlik konusunda durumuzu malum. Ama birde geçmişte nasıl olduğumuzu düşünmek gerekli. Almanyalara yada Avrupa nın diğer ülkelerine çalışmak için giden ve artık 5 milyon dolaylarında olan Türk nüfusunu unutmamak lazım. Bu durumlardan 300 bin civarı göçmenin yasak yollarla vakti zamanında bizim Avrupa da yaptığımızı bizim ülkemizde yaptıkları da bir gerçek. Göç edenlerden göç alan bir duruma gelmiş bulunuyoruz. Bu konuyu etraflıca inceleyen ve gerçek bir öyküyle de olayları daha gerçekçi kılan İclal Aydın ın Acı ekmek parası yazısını okumanızı öneririm.

100

İki ay olmadan 100 yazı barajını aşmış oluyorum bu yazıyla. Geride kalan zamanda çok şeyin farkına vardım. Öncelikle yazmak konuşmak gibi değil. Söz uçar yazı kalır zaten atalarımızın da tavsiyelerini göstermekte. Zira yazmadan önce yazmak istediğim bir konu hakkında araştırma yapmam gerektiğini ve konuyla alakalı yapılmış olan araştırmalar, anketler vb delillerle yazımın inanılırlığını güçlendirmenin önemini kavramış durumdayım. Duygusal bir yazı bile yazsam bu böyle olmakta. İçeriği konusunda dikkatli davranma baskısı oluşturuyor üstümde.


Güzel taraflarından bir tanesi de bildiğini düşündüğüm herhangi bir konuda pekte bilgili olmadığımı görmem ve daha çok çalışmak için şevklenmemdi. Öncelikle bu süreçte bana destek olan tüm arkadaşlarıma ve okuyucularımızı ve Ekonomitürk site yöneticisi İnan beye buradan teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Bu tarz bir site kurmak ve fikirlerini paylaşmak isteyen herkese tavsiyem elinizi çabuk tutun ve cesur olun.

28 Mayıs 2010 Cuma

Matematik

Matematiğin vikipedia daki tanımı;

Matematik ardışık soyutlama ve genellemeler süreci olarak geliştirilen düşünceler (yapılar) ve bağıntılardan oluşan bir sistemdir. Bu yapıların ve bağıntıların oluşturulması sezgi gerektirir.

Sezgi, düş gücü ve tümevarımcı düşünme süreçlerini kapsar. Bağıntılar yapılar arasındaki ilişkilerdir; yapıları birbirine bağlar.

Öğrencilik yıllarında neredeyse bütün öğrenciler, sonraki yıllarda ise matematiği kavrayamayan herkes neden öğretildiğine anlama veremez dört işlem dışındaki matematik kurallarının. Hiç bir zaman kullanmayacaklarını yada kullanmadıklarını iddia ederler. Elbette öğrenmemek için diretilen ve öğrenilmeyen bir sistemin kullanışsızlığı yadırganamaz. Matematiği kavrayıp da yararını görmediğini iddia eden hiç kimse duymadım halbuki. Duyacağımı da sanmıyorum.

Matematik yukarıdaki tanımda da belirtildiği gibi sezgi, düş gücü ve tümevarımcı düşünme süreçlerini kapsar. Kişi matematik ile bu yönlerini geliştirir. Yani matematik hayal gücü ve düşünme yetisini güçlendirir. O yüzden matematiğin yararını görmediğini iddia edenleri yadırgamıyorum. Çünkü hepsi düşünmeden söylenmiş sözler oluyor.

Matematikten bu kadar bahsettikten sonra " bence yazmakta matematik gibidir " diye iddialı bir cümle kurmak istiyorum. Çünkü ne yazıldığının önemi olmadan belli bir sistemin izlenilmesi gerekir. Matematik gibi düşüncelerden ve bağıntılardan oluşan bir sistemin. Zaten yazılar giriş, gelişme ve sonuçtan oluşur en nihayetinde.

Roman, öykü, masal gibi yazıları bir ön plan hazırlamadan yazmak mümkün değildir. Bazı yazarlar her şeyi kafların da tahayyül ettiklerini söylerler. Doğru olabilir. Ama bu onlarında belli bir sistemi izlemedikleri anlamına gelmez. Zira olayların ilerleyişi birbirleri ile olan bağları ve ulaşılan sonuç belli bir mantığa oturmalıdır. Bu tarz yazıların bahsettiğim gibi bir zemine oturtulmaması okuyucu tarafından hemen fark edilecektir. Zaten yazarda kalemini kullanırken tıkandığını görecektir eğer sonraki adıma önceden tasarlamamış ise.

Bu yazıyı yazmama sebep olan olay nasıl yazdığımın sık sık soru ile öğrenilmek istenmesi. Özellikle duygusal yazılarımı başımdan geçen olaylar neticesinde yazıp yazmadığım konusunda yapılan baskılar beni yazmaya sevk etti. Bence kim ne derse desin bir üretici illa ürettiği şeyi bilmek zorunda değil. Buna verilebilecek o kadar çok örnek var ki; Sezen aksu eğer o şarkılarda anlattıklarını yaşamış olsaydı bu kadar üretici olamazdı mesela, gizli bilgi içeren kodlanmış mesajları çözmeye çalışan kişiler hiç bir zaman mesajın tamamını göremezler, bir hapishane yada stratejik önemi olan inşaatta çalışan herhangi bir yetkili projenin tamamını göremez yada tarım ve tıbbi alanlarda kullanılacak olan zehirli maddeleri üreten hiç kimse bu maddeleri bilmez. Bunun gibi pek çok örnek verilebilir. Ne alakası var diyebilirsiniz. Yukarıda matematiği anlatmamın sebebi de bu. İster duygusal bir yazı olsun ister bilimsel bir makale isterseniz de bir roman hiç fark etmez hepsinin matematik gibi bir düzeneği, sistemi olmalıdır. Bende çoğu yazımda tamamen bu özelliği kullanıyorum. Çoğu kişinin hayal kırıklığı yaşayacağı bir durum ama gerçek bu, duygusal olaylarda hayal edilebilir. Hatta en romantik aşk ( ben aşka duygu karmaşası derim bu arada ) platonik olanmış.

Sonuç olarak matematiksiz bir yaşam düşünülemez. Diyelim ki oldu onunda tadı olmaz bee.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Yeni yaşım...

Uzandım yatağıma, otuz üç yaşına girmenin verdiği tuhaf bir hisle. Bugün benim doğum günümdü. Yepyeni bir yaşı kucakladığım gün.Üstelik bunu tek başıma da yapmamıştım. Öğrencilerimin ve arkadaşlarımın hazırladığı ayrı ayrı sürpriz partilerle. Her birinin gözünde görmüştüm mutluluğu. Yeni yaşımın bana uğur getirmesi temennilerini. Şaşırmıştım. Özellikle öğrencilerime. Demek beni bu kadar seviyorlardı. Demek bu kadar değerliydim onlar için. Demek verdiklerim boşa değildi. Öğretebilmiştim bir şeyleri.
Alıp götürmüştü beni çocukluğuma onların sevinçleri, hoplayıp zıplamaları. Nasıl da güzel eğleniyorlardı. Her birine ayrı ayrı teşekkür ettim içimden. İyi ki varsınız diyebildim. Buğulandı gözlerim. Bunun mutluluğuyla geldim eve akşamki süprizden habersiz. Artık büyüdüğümü hissettiğimden midir bilemiyorum beklemiyordum böyle sürprizler. Birkaç mail birkaç mesaj belki de birkaç telefon olurdu. Kuru kuru, kutlanmış olmak için kutlanan doğum günlerinden birini yaşarım diye düşünmüştüm. Ama öyle olmamıştı en çok da bu mutlu etmişti. Kızlarınki ikinci sürprizdi aynı günde yaşadığım. En sevdiğim pastaydı karşımdaki. Üflenmeyi beklerken, “Sakın dilek tutmayı unutma ben onun için buradayım” der gibi bakıyordu. Tabi hemen gerçekleştirmiştim isteğini. En güzelini tutmuştum dileklerin. Bir an önce gerçekleşmesini umarak. Görünce kahkahalara boğulduğum pastanın üstündeki yazıydı. “İyi ki doğdun tosbaa”. Nasıl da güzel yazılmıştı. İlk defa barışmıştım kilolarımla. Hafif bir gülümseme belirmişti tombul yanaklarımda. Çok mutlu olmuştum hem de çokkk. Ardından gelen tadı damakta kalan pasta, enfes bir çay ve kızlara özgü keyifli bir sohbet...
Böyle mutlu olmuşken yeni yaşımın ilk gününde düşünmeden edemiyorum gizemli çiçeklerin sahibini. Kim olabilir acaba derken bile biliyorum aslında senin olduğunu. Ama inanmak istemiyorum. Senden olmasını istemiyor bir tarafım ama bir tarafımda unutmadığına seviniyor. Ama ya senden değilse? Ya başka biriyse diye düşünüyorum. Senden başkası olsa diyorum. Düşünsem; kim, nasıl biri,saçının gözünün rengi? Emin olamıyorum, en güzel yanı da bu oluyor. Ama senden gelen maille inanıyorum senin olduğuna. Aynı notu yazmandan anlıyorum sen olduğunu. “Nice Yıllara”… Ne fazlası var ne de eksiği. İki kelime ettin sadece bunca aradan sonra. Ne hissedeceğimi bilemiyorum. Karışıyor hislerim. Mutlu muyum yoksa umursamıyor muyum? Tam çıkarmışken hayatımdan bendeki seni, tam unutmaya başlamışken bu hatırlatma niye diye soruyorum gönderdiğin güllere bakarak. Çıkıp gelsen bir anda bulsam seni karşımda ne derdim ilk? Ne bulurdum gözlerinde? Ne çıkardı dudaklarımdan? Söyleyebilir miydim acaba istediğimin sen olmadığını. Bendeki senle senin farklı olduğunu. Yaşanmışlıkların geride kaldığını. Görmek ister miydim uzattığın elin boşta kalmasını? Gözlerindeki kederi?
Bilemiyorum… Sadece bakıyorum gönderdiğin güllere. Kokularını içime çekiyorum senden bir şey taşımayarak. Ve biliyorum yeni yaşımın yeni başlangıçlara gebe olduğunu. Yaşanmışlıkların geride kalması gerektiğini…
Yepyeni bir yaşımda hiçbir şeye geç kalmamışken yepyeni başlangıçlar yapmak için koyuyorum başımı yastığa ve huzurla dalıyorum…

25 Mayıs 2010 Salı

Seninle başlayan bir yaşam

Seninle yaşanmış sensiz yıllara yazık. İlk defa anlıyorum seni ve ilk defa ağlıyorum senin için. Hep beni anlayamayanlardan ve en önemlisi anlamadığından yakınan ben, aslında kimseyi özellikle de seni anlamıyormuşum. İki beden de bir olmak isteyen ben, ne kadarda zayıfmışım. Senden, çevremden ve özelliklede kendimden ne kadar kaçmak zorunda kalmışım. Seninde suçun var bunda. " Nedenmiş o " deme hemen. Görmeyen gözlerimi açan, hissetmeyen beni onaran ve bana yaşamayı öğreten sen neden anlatmadın, anlamamı sağlamadın ki? Yoksa denedin de ben mi yoktum. Ama sen vardın ya ben zaten olmazdım. Sende var olmayı deneyen ben kendimden de oldum. Sende yok oldum.

Ne zaman gelmiştin bana_? Bilmeden vazgeçilmezim yapmıştım seni ve en önemlisi ben bunları neden fark edemedim. Büyü yaptığına inanacağım neredeyse. Yapmış olabilir misin_? Bunu araştırmalıyım. Bana ne yaptığını, kendi kendime ne yaptığımı bir an önce anlamalıyım. Seni yolcuların mola verdikleri bir durak sanan ben, nasılda kalıcı olmuşum o durakta yolumu da amacımı da unutup. Görünmeyen derinliğinde nasılda boğulmuşum. Ve kurtarılmayı beklemek yada kurtulmaya çalışmak yerine ölümü karşılamışım tevekkülle. Ben seni sığ sanmıştım, yüzülmese de ayaklar üstünde durulur. Ama benimkileri tutmayan dizlere dönüştürdün. Emeklemek tek çare artık. Koşmak ise hayal.

Tekrar, bana tekrar öğretmeni istiyorum her şeyi. Yürümeyi, koşmayı, düşünmeyi, sormayı... Ama seninle başlayan ve sen merkezli bir yaşam olsun. Her yerinde sen. Seninle dolu zihnimin başka şekilde itaate meyil edeceği yok zaten. Senliliğe teslim olmalı.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Zor durumdamısınız _? Çözüm Burada

Efendim ben üniversite yıllarından beri EkonomiTürk sitesini takip ederim. Askerlik dönemini ve ufak tatilleri saymazsak bu takip sürekliydi. Bunun en önemli sebebi site yazarlarının doğru bildiklerini kimseden çekinmeden, kimseye yaranma amacı gütmeden yazıyor olmalarıydı. Ayrıca sitede yardımlaşma ve dayanışma ön planda idi. Zira sitede çok değerli bilgilerin herhangi bir karşılık beklemeden paylaşılması ve TEGV e destek olunması doğrultusunda yapılan telkinler bunlara güzel örneklerdir. Son 5 - 6 ayı çıkarırsak sitenin yöneticisi ve lokomotifi Ekonomix ti. Ekonomix e ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir nebze olsun kendimi iyi hissetmek adına buradan kendisine bana üniversite hayatımda kattıkları için sonsuz teşekkürler ediyorum.

Gelelim siteyi İnan bey devraldıktan sonra başlattığı projelerden olan Bireysel Finans Projesine Katılımcı Arıyoruza. Aranılan kişilerden birisi üniversite 3. sınıf öğrencisi, diğer biri birkaç yıllık mezun ve iş sahibi, 2 kişi 30 yaş civarında ay sonunu zor getiren borç batağına saplanmış iş sahibi olmalı, bir diğer iki kişilik grup 35 - 40 yaş aralığında çocuk sahibi ve ekonomik sıkıntı içinde olmalı ve son olarak 40 yaş üzeri emekli maaşı ile yaşayan ama yine maddi sorunlar yaşayan bir kişi olmalı. Tüm bilgilerini eksiksiz olarak paylaşmak ve ileriye dönük 10000, 100000 ve 1000000 TL sahip olmak için verilen tavsiyeler doğrultusunda hareket etmek diğer koşullar arasında. Bahsedilen miktarlarda birikimlere ulaşabileceğiniz konusunda benim şüphem yok. Hatta aday olmak için niyetlenmiştimde. Lakin zaman konusunda sıkıntı yaşadığım için vaz geçmek zorunda kaldım. Zira içtenlikle tüm bilgilerinizi paylaşmalı ve bunu düzenli olarak yapmalısınız. Ayrıntılara linkten bakabilirsiniz.

Bu arada istenilen özellikte kişilerin başvurmaması sonucunda koşullar değiştirildi. Son güncelleme ile Bireysel finans projesi B versiyonu olarak tekrar gündeme getirilmiş durumda. Hatta bir adayın kabulu yapılmış ve ilk yazısıda yayınlandı. Son gelişmeleri bilmiyorum. Eğer niyetiniz varsa bir göz atın derim. Karlı çıkan kesinlikle siz olursunuz.

Hakkını Ara

Haksızlığa uğrayan bir Türkiyelinin vereceği ilk tepki " Burası Türkiye olur böyle şeyler " dir. Ve genel olarak uğradığı haksızlığa karşı herhangi bir kişi yada kuruma başvurmaz. Normal şartlarda normal bir insanın yapması gereken polis, sivil dernekler yada devlet temsilcilerine başvurmaktır. Bu başvurunun sonucunda da sorumlu kişiler hak ettikleri cezayı yada ikazı alırlar. Tabi bu normal bir ülkede normal bir vatandaş için geçerli. Güzel ülkemde ise yukarıda da bahsettiğim gibi burası Türkiye yapacak bir şey yok mantığı hakimdir. Ve bu mantığın yerleşmesi polise yada başka bir yere gitsen ne olacak, ilgilenmezler hatta komik duruma düşersin düşüncesidir. Bu durum herkesin ortak savunmasıdır uğradıkları haksızlığa tepki göstermemekte.

Bu düşüncelerin yersiz olduğunu ispatlayan olayları ben bizzat yaşadığımı belirtmek isterim ve yaşanmış olayları aktaran turist kazıklayan taksici haberini de okuyabilirsiniz. Haberde kendisini kazıklamak isteyen taksiciye istediği parayı veren ama taksiden indikten sonra aracın plakasını alıp emniyet yetkililerine verip mağduriyetini aktaran Kanadalı bir turistten bahsediliyor. Yani düşünce olarak haksızlıklara tahammülünüz yok ve itiraz etme hakkınızı kendinizde görüyorsanız yani böyle bir toplumda yaşıyorsanız vereceğiniz tepki ortada. Böyle bir habere ülkem vatandaşları tarafından verilecek tepki " onlar turist ve yabancı " polis ve diğer yetkililer onların sonlarına daha yapıcı yaklaşıyorlar olacaktır . Ama öyle değil. Verdiğim linkteki yazının devamında inşaat mühendisi olan bir Türk vatandaşının takside tüm ikazlarına ve dile getirdiği rahatsızlığına rağmen sigara içen şoförü şikayet edişinden ve polisin olaya müdahalesinden de bahsedilmekte. Yeter ki hakkınızı savunmak isteyin.

Kendi yaşadığım bir örnekle devam etmek istiyorum. Ehliyet alırken sürücü kursuyla aramda ödediğim tutarın tamamı için makbuz vermemesinden dolayı bir sorun vuku bulmuştu. Bu durumu il Milli Eğitim Müdürlüğüne bildirmiş ve dilekçe ile başvurmuştum. Dilekçeyi yazarken yardım almaya çalıştığım birkaç kişi ne gerek var ne elde edebileceğini düşünüyorsun diye akılları sıra telkinlerde bulunmuşlardı. Ama ben kimseyi dinlemedim ve bizzat il milli eğitim müdürü ile de görüştüm. Sonuç olarak sorunumla ilgilenildi. Tabi ben kararlı olduğum müddetçe. Yukarıda fazla para alan şoförün aynı davranışı daha öncede yaptığı ortaya çıkmış ve bu yüzden bu kez açılan davada hapis cezası istemiyle yargılanmakta. Belki bu kez de ceza almadan kurtulacak taksi şoförü ama bir dahaki sefere bunu sağlayabileceğini pekte düşünemese gerek. Keza benim verdiğim dilekçe neticesinde de sürücü kursu hakkında sadece bir soruşturma başlatıldı ve soruşturma herhangi bir yaptırımla sonuçlanmadı. Bunda konuyla ilgilenmek için zaman ayırmamış olmamda etkili oldu sanırım. Ama aynı duruma tekrar düşerlerse bu kez para veya tanıdıklarla bu işi halletmeleri daha zor olacaktır diye düşünüyorum. Yani ne yaparsak yapalım suçlular bir yolunu bulup kurtulur diye düşünmemek gerek. Zira bileri başlatacak ve diğerleri sürdürüp netice alacaklar.

Neticesini aldığım bir olayı da aktarmak istiyorum. Üniversitenin ilk yılında aldığım bilgisayarda meydana gelen uyumsuzluktan dolayı ısınma sorunu yaşıyordum ve isimde vermek istiyorum bilgisayarı aldığım GOLD mağazası yetkilileri sorunuma çare üretmemişlerdi. Tüketiciyi koruma derneğine yaptığım başvuru sonrasında her istediğim olmasa da sorunlarım büyük oranda giderilmişti.

Sonuç olarak hakkınızı arayın. Bugün için ne elde ettiğinizi yada edemediğinizi önemi yok. Yarın ne elde edebileceğinizi düşünün.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Benim Pamuk Şekerim...

Yıllar öncesine gittim bugün. Küllenmeye yüz tutmuş anılarım canlandı birden. Sanki yeniden üç yaşındaydım ve dedem almıştı beni kucağına.’’ Hadi gel tonton torunum sana yiyecek alalım’’ demişti. Sevinçle ona koşmuştum. Tutmuştum elinden, yüzümde güller açarak… Koşarak gitmiştik, ne istediysem almıştı bana. Doldurmuştuk poşeti ağzına kadar. Uçarak gelmiştik eve.
Dedeciğim sermişti yere bezi. Boşaltmıştı tüm poşeti. Ben yumulmuştum yemeğe, etrafımı görmeden. Dedem almıştı eline usturayı tüm saçımı kazımıştı. Bennn? Haberim bile olmamıştı. Hiç bir şey hissetmemiştim. Hoş, umurumda da değildi. Ben yerdeki çikolataları, gofretleri, bisküvileri yemekle uğraşırken gitmişti kıvırcık saçlarımmm… Annem gelip de çığlık atmasaydı olan bitenden haberim bile olmayacaktı.”Baba ne yaptın ?’’ diye bir sesti tek hatırladığım… Dedem açıklamıştı durumu. Çok kıvırcıkmış saçlarım, kazınırsa düzelirmiş. Ondan mıdır bilmem, dalgalı saçlarım… Sanırım dedemin bana verebileceği en güzel armağandı…
İşte; bugün bunları hatırlamıştım. Yıllar öncesine döndüm. Dedemi ne kadar özlediğimi hissettim. Onu özlemeyi bile özlemişim. Ne kadar boşalmış dede kavramının içi bende. Ne kadar sıradanlaşmış. Anlamsız, öylesine söylenen bir kelime gibi.
Ama bugün pamuk şekerimi bulunca dolmaya başladı birden içi. Öyle sıcak öyle masum ki ayni yeni yapılmış pamuk şekeri gibi hem kabarık hem tatlı… Bembeyaz sakalları var bembeyaz saçları. Güneşten kararan teniyle tam bir tonton dede.
Yüzünde güller açarak karşıladı beni, bağrına bastı, öyle gönülden sarıldı ki yıllar önceki dedemin sıcaklığını, sevgisini hissettim. Çok garip ama bir o kadar da güzel bir duyguydu. Sanki üç yaşındaydım. Sanki bakkala çikolata almaya gidiyorduk…
"Nasılsın kızım?" sorusuyla geldim kendime; iyiyim diyebildim sadece, hafifçe gülümseyerek. Belli etmedim içimde kopan mutluluk tufanını.
Geçirdiğimiz iki saatte uzun uzun konuşamadık. Sadece sevgiyle baktı bana ben de gülümsemeyle karşılık verdim. Sanki kopan bir filmin kaldığı yerden devam etmesi gibiydi. Öyle mutluydum ki inanamıyordum olanlara…
İçimde bir kıskançlık oldu birden. Ali’yi çok kıskandım. Sanki oyuncağımı elimden almıştı. Neden onun dedesi, neden benim değil dedim. Ama öyle güzel gülüyordu ki gözleri bir anda sildi içimdeki tüm kıskançlık izlerini. Biliyordum beni de en az onun kadar sevecekti. Beni de ondan ayırmayacaktı. Unuttuğum duyguları tekrar yaşatacaktı. Elimden tutup bakkala götürecekti.
Ayrıldıktan sonra hayal ettim bundan sonrasını; bayram sabahlarında onun olduğu sofrada keyifli kahvaltılar yapmayı, pamuk ellerinden öptükten sonra ne kadar harçlık vereceğini düşünmeyi, tüm akrabalarla keyifli bir gün geçirmeyi…
Bu günlerin gelmesini sabırsızlıkla bekliyorummm. Biliyor musun onun adını pamuk şekeri koydum. Benim pamuk şekerim… Uzun yıllar bizimle ol olur mu? Her bayramda bizi o pamuk ellerinden öpmekten mahrum bırakma… Hoşgeldin hayatıma pamuk şekerim iyi ki geldinnnn…

21 Mayıs 2010 Cuma

Aynı Tablo

Aynı şeyleri görmekten sıkıldığımı bu genç yaşımda dile getireceğimi hiç sanmazdım. Ama oluyor işte. Bu kez de sağlık bakanlığı personelleri tatil pardon eğitim için gittikleri 5 yıldızlı otellerde arta kalan zamanı deniz ve güneşlenmek için kullanıyorlarmış. Şimdi düşünmeden edemiyorum. Bakanlık içinde alt seviyelerde çalışanlar için böylesi imkanlar sağlanıyor ise üst düzey çalışanlar nasıl imkanlara haizler. Hayal gücüm iyidir. Ama bu konuda net bir şey söyleyemiyorum.

Konu ile ilgili düşüncelerimi tekrar etmek gereksiz olacak. Dernekler, odalar, sandıklar, .... yazımda zaten benzer bir olaydan ötürü konuya değinmiştim. Ekonomitürk sitesinden bir habere de yer vermiştim. Okuyun ne demek istediğimi anlarsınız. Bu arada vakti olmayanlar için özet yapalım

Bütün dernek, oda, sandık, vakıf ya işte ne kadar sivil teşkilat varsa hepsini kapatmalı.

Kara Elmas




Kömür ilk olarak Çinliler tarafından M.Ö kullanılmıştır. Ama özellikle 18. yy da yani sanayileşme ile birlikte endüstride yoğun olarak kullanılmaya başlamış ve değeri artmıştır. Günümüzde kullanıldığı en yaygın alan elektrik santralleridir. Ve bir bakıma gelişmişlik derecemizin göstergesi olan konut ısınma alanında, halen doğalgaz götüremediğimiz şehirler olduğu için, kullanılmaktadır.

Sanayileşmenin ilk yıllarında geliştirilen buhar makinaları suyu kaynatıp buhar elde etme yöntemini uygularlar. Buhar aracılığı ile ısı enerjisini mekanik enerjiye dönüştürürler. Ve bu iş için odun, kömür ve petrolü kullanırlar. Ama özellikle ilk yıllarda kömür bu iş için en uygun ve bol olan maddeydi. Sonraki yıllarda petrolün bu uygulamalarda kullanılabilmesi kömürün tekelliğini kırmıştır. Ama petrolünde sonunun olduğu bilindiği için kömürde kullanılmaya devam etmiştir.

Kömür ülkemizde 1829 yılında kitaplara da konu olmuş bir şekilde Uzun Memed tarafından bulunmuştur. En önemli taş kömürü havzamız Ereğlidir. Dünyada kömür rezerv durumunu gösteren tablo aşağıda ( SSCB yi eski topraklara göre değerlendirebilirsiniz );


Kömür günümüzde halen kullanılmaktadır çünkü hem çok yoğun bir şekilde bulunmaktadır hem de petrol, doğalgaz gibi karbon yakıtlarda azalmaktadır. Ve bu yüzden kömür kullanan sistemlerden vaz geçilmemiş yeni sistemlerde de kömüre uygunluk sağlanmıştır.

Ve gelelim son günlerde gündemde olan ve olması da gereken Zonguldak da ki olaylara yani kömürün ocaklardan çıkarılması işlemine ve bu işlemi yapan işçilerin maruz kaldıkları koşullara. Öncelikle kömür karbon dizilişi olarak elmastan çokta farklı değildir. Biraz daha sıkıştırılmaya maruz kalsa alacağı şekil elmastır. Ve yandığında kütlesine göre verdiği yüksek enerji sıkışmasından doğan bir özelliğidir. Bu özelliği ve fosil bir yakıt olmasından dolayı yeraltında bulunur ve tüneller aracılığı ile çıkarılır. Mesela Zonguldak da ki facia yerin 540 metre altında vuku bulmuştur. Yerin altında ki yapılanmayı gösteren yandaki resmi Radikalin sayfasından aldım. Ülkemizde maden ocaklarında her yıl 50 ila 100 işçimiz hayatlarını kaybetmekte. Ve bu kayıplarımız, o yörenin halkında madencilik çoğunlukla babadan oğla devredilen çoğu zamanda birlikte çalışılan bir iş olduğu için benzer ve akraba ailelerden olmakta. Ülkemiz madenlerde meydana gelen kazalarda bizden kat be kat fazla kömür çıkarmakta olan Çin ile yarışır durumda. Avrupa da gerçekleşen ölüm olayları ortalamasından çok yukarıda olduğumuzu söylememe gerek yok herhalde. Tersanelerimizde meydana gelen kayıplara karşı alınmayan önlemler gibi madencilik sektöründe de yasal kuralların uygulanmaması neticesinde yaşadıklarımız ortada. Bu rapora kulak verilseydi 'kader'leri değiştirilebilirdi haberi ne demek istediğimizi özetlemekte.

Ailelerin kayıplar netleşmeden önce bekleştikleri çadırları ziyaret edip konuşma yapan Başbakanımızın söyledikleri özellikle dikkat edilmesi gereken sözler. Zira başbakanımız sanki bu çok doğal bir şeymiş gibi bu yöre halkının böyle olaylara alıştığını ima etmiş ve olayı küçümsemiş gibi davranmıştır. Bu durumda yetkililerin nasıl bir yönetim anlayışı içinde olduklarını göstermekte.

Sonuç olarak herkes o kadar çok şey söyledi ki bana pek bir şey kaldı diyemeyeceğim. Ama hep beraber olup bu işin arkasında ki sorumsuz sorumluların üstüne gitmeliyiz. Yani kaderlerimizi ancak kendimiz değiştirebiliriz ve değiştirmeliyiz.


Öylesinee...

Tüm yazılarını okudum. Beni en çok etkileyen Anın Tadı oldu. Çünkü sıradan biri olarak okudum. Edebiyatçı kimliğimden sıyrılarak... Her birinde buldum kendime dair bir şeyler, tam da senin istediğin gibi. Ama en çok içimi titreten, beni en çok etkileyen Anın Tadı'ydı.
İçinde bulunduğu durumdan etkileniyor insan. Sadece mantığıyla düşünemiyor. O anki hisleri, düşünceleri etkiliyor. Edebiyatçı bile olsan profesyonel olamıyorsun böyle anlarda. Ben böyle anlardan birini yaşıyorum. Bu anı aynı şekilde tekrar yaşayamayacağımı biliyorum. Yaşamak istemiyorum da. Belki en güzel yanı bu, anı aynı tadında yaşayamamanın.Kötü anlarımızı tekrar yaşayamayacak olmamızın...
Öyle anları vardır ya insanın kendini çaresiz, bomboş hissettiği...İşte öyle bir andan sesleniyorum çaresizlik içinde. Boşalmış hissediyorum beynimi. Yılların birikimmini bir anda siliyorum sanki. Ve öyle bir hisse kapılıyorum ki tek bildiğim aslında hiç bir şey bilmeyişim. Belki bu yüzden bu kadar etkileniyorum yazından. Belki bu yüzden bil istiyorum bu yazının bende bıraktığı izleri. Her yazından olduğu gibi bundan da alıyorum payıma düşeni. Belki bu yüzden, belki bu seferlik gerçek kimliğimden sıyrılarak sıradan biri olarak okuyorum yazını ve yazdıklarını tanıdık buluyorum. Yaşamımdan izler taşıdığını görerek...
Her yazında gerçekleştirmek istiyorum bunu. Bulmak istiyorum kendime ait bir şeyler. Ve her defasında bir öncekinden daha tanıdık gelsin istiyorum. Bizi bize en iyi şekilde anlatacağını biliyorum çünkü. Bunun verdiği sabırsızlıkla noktalıyorum yazımı.
Son olarak şunu eklemek istiyorum. Ben; senin de dediğin gibi limonun ekşiliğini, biberin acısını seviyorum ve bu yüzden bu anın tadını çıkarmalıyım. Ya da bu anı aynı şekilde yaşayamayacağımdan duyduğum mutluluğu tatmalıyım...

...

Uzun yıllar geçti aradan. Çocuk değiliz artık. Çocuğu bile oldu bazılarımızın.Ama değişmeyen bir şeyler vardı bazılarıyla aramızda. Aynı saflığıyla devam ediyordu. Göstermeden görüyordu, söylemeden anlıyordu. Bakması yeterliydi gözlerime. Görüyordu neler gizlediğimi...

20 Mayıs 2010 Perşembe

Çalışan seçme yöntemi

İşsizlik konusuna sık sık değiniyorum. Çözümü konusunda da fikirlerimin bulunduğu işsizlik yazım konuyu en derinlemesine incelediğim çalışmam. İşsizlik ve çözümü konusunda baya konuştuk. Bu kez de iş görüşmeleri hakkında bir şeyler söylemek niyetindeyim.

Günümüzde ne bilindiği değil de bilinenin ne kadar ve nasıl aktarıldığı önem kazanmış durumda. İş görüşmelerinde de aynı durum geçerli. İstediğiniz kadar iyi bir üniversite mezun olun yada çok uzun iş deneyiminiz olsun, hiç fark etmez, eğer ki bildiklerinizi aktaramıyorsanız. Bildiğiniz karşınızdakine aktarabildiğinizden ibarettir. Bu konuda yetenekli kişilerle tanışmayanımız yoktur herhalde, kendini pazarlayabilen hitap gücü yüksek olan kişiler. Kabiliyetlerini saygıyla karşılıyorum. Ama bilmediği bir konuda atıp-tutanlara da kıl olmuyor değilim. Gerçi eninde sonunda bu kişilerin iplikleri pazar çıkar ama o işi hak eden kişiye engel olduktan sonra neye yarar ama değil mi_?

Bu yüzden en azından bildiklerini aktarabilecek kadar iletişim becerisine sahip olmak gerekli. Bu konuda sıkıntı çeken grup genelde sayısal ağırlıklı eğitim alan öğrencilerimiz olmakta. Bu durumunda sebebi elbette eğitim sistemimiz. Stres ve baskı altında yaptığımız tek şey sınav olunca iletişim kimsenin umurunda olmuyor. Ve iş görüşmelerinde genelde farklı alanlarda deneyimli kişiler konudan konuya atlayarak dikkat ve beceriyi ölçerler. Wall Street, CV'si iyi olanı değil, iyi poker oynayanı işe alıyor haberi olayın ne kadar farklı yöntemlere başvurularak çözüldüğüne güzel bir örnek. Düşünsenize bir teknik ressam olduğunuzu ve işe alınırken pokerde ki becerileriniz göz önünde bulundurulduğunu. Kulağa ilginç geliyor mu_? Eğer cevabını evetse bilin ki pekte öyle ilginç değil. Zira bir projeyi yetiştirmek gerekirken altına girilen sorumluluğun yaratacağı stres küçümsenecek gibi değildir ama pokerde para yada itibar kaybetme ihtimali daha büyük bir stres kaynağı olacaktır. Çünkü doğrudan kişiliğiniz yada cebiniz ile ilgili nede olsa.

Sonuç olarak o diplomaya sahip olan herkes proje çizmeyi bilir ama strese maruz kaldığında nasıl davranılacağıdır mühim olan. Ve torpilliler için yapılmıyorsa bir mülakat genellikle adayın bu yönünü sınar.

18 Mayıs 2010 Salı

Vitamin Kabuğundaymış

Günümüzde manava, kasaba ya da markete gidildiğinde alınan metaları koymak için plastik poşet yada kese kağıdı kullanılır ama genel olarak poşet. Poşetin hammaddesi de naylondur. Naylon 1930 da ipeğe benzer bir madde geliştirme çalışmalarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Naylon pek çok alanda kullanılan bir maddedir aynı zamanda pratik ve ekonomiktir. Ama doğada uzun süre çözünmediği için çevre kirliliğine sebebiyet verir. Bu da naylon ve türevlerinin en büyük dezavantajıdır. Çevreci bir birey olarak kullanılmasına itiraz ettiğim en sakıncalı ve ikamesi de olan ürün naylondur. Ama ikame malların üretimi zor ve maliyetleri yüksektir.

Üstteki paragraf 'Yenebilen' ambalaj üretildi başlıklı haberi okuyuncaya kadar geçerli idi benim için. Gerçi haberde de belirtildiği gibi mısır proteinlerinden yenilebilen taşıma aracı yapılması ile ilgili çalışmalar uzun süredir vardı. Ama esnekliliği sağlanamamakta ve bu yüzden kullanılabilir bir ürüne dönüştürülememekteydi. Ama İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) Gıda Mühendisliği bölümü bünyesinde yürütülen çalışmalar neticesinde üretilen son mamüller de %500 oranında esneklik sağlanmış durumda. Bu da artık bu ürünü kullanabileceğimiz anlamına geliyor. Gerçi bu ambalajların kullanılabilmesi için 3-4 yıl gibi bir zaman diliminin gerekliliğinden bahsedilmekte. Ama olsun 3-4 yıl gibi bir zaman bile böylesi bir gelişme için uzun bir süre değil. Aynı zamanda bu yeni ürünün içerdiği ek bir madde sayesinde gıdaları mikroplara karşı koruma özelliğine de sahip olduğu açıklanmış.

Bence çok güzel bir gelişme. Takipçisi olacağım. Şu basın toplantısına emekli komutanları filan çağırıp yoktan enerji üretebileceklerini idda eden ve daha sonra ortalıkta gözükmeyen şarlatanlara ( ERKE, Erke Dönergeci ) dönmezler umarım.

yanarım yanarımm...

Yanarım yanarım seni görmezsem... ararım sorarım seni her yerde... Ne güzel söylüyor Alpay radyoda...Ne güzel de gidiyor gecenin bu saatinde.. Müziğin tınısı alıp götürüyor insanı uzaklara. Dalıyorsun çıkamıyorsun yüreğinin derinliklerinden. Düşünüyorsun ne düşündüğünü bilmeden.. Tüm bedenini sarıyor yalnızlığın soğuk esintisi...Bakıyorsun etrafına kimseler yok. Uzaklarda çok uzaklarda hissediyorsun.Uzatıyorsun elini, tutamıyorsun. Dokunamıyorsun.. Çekemiyorsun kokusunu içine... Ne zor şey diyorsun yalnızlık.. Boşuna denmiyor diyorsun "Yalnızlık Allah'a mahsus"..
Halbuki ne kadar çok ister insan yalnız kalmayı. 5 dakika kendi kendine kalamadığından yakınır. Öyle anlar olur ki tamamen yalnızsındır tam da istediğin gibi. Ama o zaman da eksiktir bir şeyler içinde.. O ana kadar bilemezsin eşinin dostunun değerini. Ne onlarla ne onlarsız demeye başlarsın. Alırsın eline kalemi başlarsın yazmaya böyle gidermeye çalışırsın yalnızlığını..
Ben de öyle değil miydim? Sıkılmamış mıydım kalabalıktan, gürültüden, patırtıdan. Hep düşlemiyor muydum böyle anları.. Peki şimdi neden mutlu değilim? Neden etrafımda birilerini arıyorum? Ne kadar uzuyor zaman? Sanki biri tutuyor da bırakmıyor..
Ne olsa mutlu olurdum bu saatte diye düşünürken buluyorum kendimi... Birden aklıma elektriklerin gittiği geliyor. Oturuyoruz kızlarla, önümüzde mum ışığı.. Sadece etrafını yansıtan. Birbirimizi karaltı şeklinde gördüğümüz bir ortam ve sesi güzel bir arkadaşım. En sevdiğimiz türküleri söylüyor. Hepimiz dalıp gidiyoruz uzaklara. Tarif edemediğimiz duygulara. Yumuşacık sesiyle yüreklerimize hitap ediyor. Bizi bizden alıyor.Ardından uzun uzadıya sabaha varan sohbetler, dedikodular; düne bugüne ve en çok da geleceğe dair kurduğumuz planlar. Yapamadıklarımızdan en çok da yapacaklarımızdan.
Sonra bir bakıyoruz sabah olmuş. Uykulu gözlerle birbirimize son kez bakıyoruz. Ve herkes kendi yalnızlığında kalarak dağılıyoruz yataklara tabi sabahın beşinde... Mışıl mışıl uykuya dalıyoruz bir sonraki günden habersiz.
Şu an böyle olmayı isterdim. Biliyorum yalnızlık güzel ama benim için değil. Benim gibiler için değil. Ben kalabalık içinde yalnız olmalıyım. Etrafımda insanlar varken çekilmeliyim kendi kabuğuma. Bunları düşünerek uyuyacağım. En azından rüyamda gerçekleştireceğim hayalimi... İyi geceler bu saatte benim gibi yalnızlık çeken herkese...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Ada vapurunda içki taraması!


Haberi yorumsuz verecektim ama bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Haber
Ada vapurunda içki araması bağlantısından.

Kabataş tan Adalar a gitmesi gereken İDO vapurunu kaptan içki içenler var diye iskeden kaldırmamış. Durumu protesto eden yolcular yaklaşık 40 dakika sonra başka bir vapurla yola koyulmuşlar. Ama olay hakkında ki iddalar burada bitmiyor. Vapurun uğradığı ilk durakta polisler kaptanın şüphesinin doğru olup olmadığı öğrenmek için arama yapmışlar. Olay çok düşündürücü diğmi_! Gerçi kaptan davranışının sebebi olarak 4-5 kişilik bir grubun vapurun ön kısmında çilingir sofrası kurmasını göstermiş. Doğrumudur bilmiyorum. Pekte önemli değil bence. Mühim olan orada içki içilmesi yasaksa o kişilerin buna nasıl cesaret ettikleri ve neticesinde neden yakalanıp cezai işlem görmedikleri. Zira olan yine vatandaşa olmuş ve 40 dakika bekleyen işi gücü olan belki sevgilisi belki ailesi bekleyen yine düz vatandaş olmuş.

Adam olacak çocuk b... dan, mafya olacak adam maketinden bellidir :=))

Antalya da yakalanan bir suş çetesi liderinin evinde yapılan arama sonrasında elde edilen eşyalar arasında yer alan bir gemi makatinde " büyüyünce mafya olacağım " yazıyormuş. Şimdi durup düşünmemiz lazım neden bir çocuk büyüyünce mafya olmak ister diye. Neden doktor mühendis ya da öğretmen değilde mafya.
Bu soruya iki şekilde cevap vermek istiyorum. İlki çocuğun yetiştiği ortam yani akraba yada aile dostlarında böyle davranışlara eğilimli kişilerin olması. Zira bir İtalyan mafya ailesine mensup olan bir çocuk elbette büyünce işleri devralmek isteyecektir. Kalkıp tutup gezi rehberi olmak isteyecek hali yok ya, diğmi_? Yani ilk olarak gelenek ya da çevre etkisi olarak devam eden bir durumda olabilir.
İkinci olarakta çocuklarımıza verdiğimiz eğitime değinmek istiyorum. Eğer bir çocuk yıllarca atalarının güçlü, savaşçı ve yenilmez olduğu bilgilerine maruz kalırsa kendisi de öyle olmak isteyecektir. Ve sorunlarını bu meziyetlerini kullanarak çözmek istemesinden daha doğal bir şey olmasa gerek.


Okullar da bu yüzden küçük mafya grupları oluşacak ve kız arkadaş ya da yan gözle bakmak gibi sebepler yüzünden kavgalar çıkacaktır ve aynı çocuk büyüyünce de hayatını benzer şekilde sürdürmek isteyecektir. Buna şaşırmamak lazım.

Göçmen Türkler

Orta Asya dan göç etmiş bir milletin torunlarıyız biz. Çadırlar da yaşamışız tarih boyunca. Osmanlı İmparatorluğu bir çadır da kurulmuştur bu durumu açıklayan en bariz sözümüzdür. Var olmak için göç etmiş ve şavaşımışız. Göçebe bir millet olmuşumuz belki de bu yüzden. Var olabilmek için yerinden yurdun etmiş pek çok milleti ve pek çoğu ile de iç içe geçmişiz. Nice devletin parçalanmasına nicelerinin son bulmasına vesile olmuşuz. At üstün de savaşmayı öğretmişiz tüm cihana. At, avrat, silah olmuş hayatta ki düsturumuz. Hürriyetini kaybetmeme savaşı vermişiz kaybettiğimizde de yeni bir devlet ile ilan etmişiz bağımsızlığımızı. Bu yüzden onlarca devlet altında toplanmışız. Yukarıda saydıklarım her Türk vatandaşına verilen tarih bilgilerini içermekte. Genel olarak bakıldığın da çoğu da doğru bilgiler. Ama biraz taraflı bilgiler. Mesela neden bu kadar fazla devlet kurmuşuz yada kurmak zorunda kalmışız sorularına pekte itibar edildiği yok ve bu konular başlı başına bir tez konusu zaten. Ben bu yazım da günümüz de göçebelikten nerelere geldiğimizden bahsetmek istiyorum. Ve verilerle başlamak istiyorum. TUİK 31 Aralık 2009 tarihi itibariyle diyor ki;

Toplam nüfusun % 75,5’i (54.807.219 kişi) il ve ilçe merkezlerinde ikamet ederken, % 24,5’i (17.754.093 kişi) belde ve köylerde ikamet etmektedir.

Yani artık göçmen bir millet filan değiliz. Göçmen bir yaşam tarzı sürdürdüğümüz de pek söylenemez. Gerçi şehirlere göç etmiş olmamız geçmişten gelen göçmen kimliğimize bağlı olarak düşünülürse daha çok anlam taşıyacaktır. Keza Avrupa ülkelerine yaptığımız göçler de bu kapsama dahil edilebilir. Ama sonuç itibariyle şehirlere olan göçlerimiz de uzun süredir çok düşük seviyelerde ve artık bu kapsam da dahi göçmen olduğumuzu idda edemeyiz. Geleceğe dönük olarak gerçekleşmesi beklenebilecek göçler ise ancak şehirlerden köylere olacaktır.

Konuyla alakalı olarak halen göçmen yaşayan ve yazları Mersin ovalarında kışları da Konya yaylaların da geçiren Sarıkeçililer 150 çadır da var olma savaşı veriyor başlıklı habere dikkat edilmeli. İçinde bulunduğumuz durumu gözler önüne sermekte. Zira tamamı göçmen olan bir milletten geriye kalan 150 çadırdan başkası değil. Elbette bunları çadırlara geri dönemlim, tekrar göç edelim, savaşlara seferlere çıkaralım diye söylemiyorum. Bu yaşam şeklinin sunduğu lükslerden de gayet memnunum. Sadece bu kültürü yaşatmak isteyenlere nasıl davranıldığına değinmek istedim. Elbette besledikleri hayvanları ormana zarar vermemeli Sarıkeçililerin. Zira ormanlar geleceğimizin olmazsa olmazları arasında yer almakta.
Ama başlıca insan hakkı olan yaşama hakkına da müdahale edilmemeli insanların. Zira böylesi insanları doğal ortamlarından alıp en lüks evlere bile yerleştirseniz rahat edemeyecekleri herkesçe bilinmektedir. Bu yüzden bu konu da bir çözüm yolu bulunmalı.

Sonuç olarak kültürümüze ne kadar sahip çıktığımız yada çıkanlara nasıl davrandığımız konusunda vereceğimiz cevaplar pekte iyi cevaplar değil. Bu durumu değiştirmek başta yasa yapıcılar olmak üzere toplumun genelinin sorumluluğu altında olduğu açık. Konuya duyarlı olunması dileğiyle.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Yorumsuz !

Biz elimize geçen geçmişi sorgulama şansımızı nasıl değerlendiriyoruz ve hukuk sisteminin neden bu kadar aksak çalıştığı sorularını tekrar gündeme getirecek bir haber.

İspanya da iç savaş ve diktatöe bir lider olan Franco dönemlerinde ki kayıplar konusun da soruşturma açan yargıç Baltasar Garzon aşırı sağcı grupların başvurusu üzerine yargılanacakmış. Ve geçici olarak görevden alınmış.

Şimdi Okullu Olmak vardı

Türkiye de neler neler değişmekte öyle. Baksanıza artık okullarda önlük giyilmesi zorunluluğu kaldırılmış.

Bu gelişimi ve değişimi çok olumlu bulduğumu ifade etmek istiyorum. Ama ne oldu da böyle bir değişikliğe gidildi anlam veremiyorum. Haber yapılan anket sonucunda böyle bir karar verildiğini aktarmakta ama bana hiç inandırıcı gelmiyor. Ne yani bu seneye kadar çoğunluk önlük giyilmesinden yanamıydı!

Öğrencilik yıllarımda öğretmenlerimizle sık sık tartıştığımız bu konuya aldığımız cevap bu uygulamanın ekonomik olarak farklı koşullarda ki öğrencilerin bunu okul hayatlarında hissetmemelerini sağlamak için yapıldığına dairdi. O dönemde anlam veremezdim ve itiraz ederdim bu cevaba şimdi de itiraz ediyorum. Zira benden zengin olan bir ailenin çocuğu belki benimle aynı rengi giyiyordu ama bende daha yenisini ve güzelini giyiyordu. Ayrıca böyle ailelerin çocuklarının kullandıkları okul araç ve gereçleri daha kaliteli, kantinden yaptıkları harcamalar daha yüksek ve istediklerinde aldıkları özel dersler sayesinde notları daha başarılı oluyordu. Yani dayanaksız ve aptalca bir cevaptan ve fikirden başka bir şey değildi bu söylenenler.

Gerçi kaldırılan bu zorunluluktan sonra pek çok yasakta beraberinde uygulamaya sokulmuş ama olsun bu da bir gelişmedir diyorum. Ama yasak olan giyinme şekillerini aşağıda veriyorum. Artık olayın ir yasak kaldırma mı yoksa yasak kaldırıyor süsü altında yeni yasaklar mı getirme olduğuna siz karar verin.

-Kışın pamuklu yazın keten pantolon giyilecek.
-Kota izin yok.
-Şort ve askılı giymek yasak.
-Kızlarda etek giyme. zorunluluğu yok. Etek boyu dizin hemen altında olacak.
-Erkek öğrenciler kışın renk şartı olmaksızın gömlek ve ceket giyecek yazın tişört serbest.
-Erkek öğrencilerde tek renk kravat zorunluluğu kaldırıldı.
-Kıyafetler dini, etnik, ideolojik sembol ve renkleri taşımayacak.
-Başörtüsü, türbana izin yok.
-Sandalet ve terlik gibi ayağı açıkta bırakan ayakkabılar giyilemeyecek.

İngiltere ve İşsizliğe Çözüm

Başbakanımız ara-sıra TOBB üyelerine her biriniz şirketinize bir işçi alsanız işsizlik şu kadar düşer serzenişinde bulunuyor herkesin bildiği gibi. Başbakanımız özel sektörden ne anlıyor bilmiyorum ama özel sektörü de devlet gibi çalışıyor diye düşünüyor sanırım. İşsizlik yazımda devletin görevinin vatandaşa iş bulmak değil sistemi yönetmek olduğunu ve işsizlik sorunu için çözüm önerilerimi aktarmıştım.

Ama aklımın ucundan bile geçmeyen bir önerinin İngiltere den gelmiş olduğunu gördüm işsizlik konusunda. İşsizler porno çözümü haberinde de geçtiği üzere İngiltere de Türkiye de ki İş ve İşçi Bulma Kurumu gibi çalışan Jobcentres ler işsiz kadınlara internet üzerinden webcam aracılığı ile striptiz yaparak para kazanabilecekleri tavsiyesinde bulunmuş. Masa başı iş arayanlara da iyi bir önerileri var; Seks hatların da çalışmak. Bence Başbakanımızın tavsiyesini öpüp başımıza koyalım :=))

Bu arada bu tarz ilanlara ve haberlere tepki gösterenler de az değilmiş ama ilanların yasal konumda. Yani yasal olarak bir suç işlenmekte değil.

Çetin Altan da bizi takip ediyormuş

Dün ki Ön Yargı yazımda İran ın makyaj malzemesi satışlarında dünyada 7. sırada olduğunu aktarmıştım. Ve bu durumun beni nasıl şaşırttığını ve olaya ön yargılı yaklaştığımı fark ettiğimi dile getirmiştim.

Dün yazımı okuyan bir arkadaşım benzer olabileceğini düşünerek Suriye de ki akrabalarından şöyle örnekler verdi; Suriye de bir erkek dört ( 4 ) bayanla evlenebiliyormuş. Yani nüfus cüdanı tarzı bir belgede dört tane eş için resim alanı varmış ve bu yüzden kadınlar arasında rekabet söz konusuymuş. Bu yüzden bakımlı olmak ekstra önem kazanmakta. Düğün yada bayram gibi özel günlerde Suriye den gelen akrabalarının ne kadar fazla makyaj yaptıklarını ve güzel görünmek için harcadıkları zaman ve çabayı aktardı arkadaşım. Suriyeli misafirlere " neden böyle makyaj yapıyorsunuz zaman harcıyorsunuz " diye sorduklarında Türkiye li akrabalar " güzel olmaz isek kocalarımız bizi boşar " cevabını alıyorlarmış. Yani dün İran hakkında yaptığım makyajı Türkiye gibi ülke toplumları sokağa güzel çıkmak için İran gibi ülke toplumları da akşam misafirlikleri ve eşleri için yapar tespitim doğruymuş ama işin içerisinde anlaşılan bir de rekabet varmış.

Bu arada başlıkta da belirttiğim gibi Çetin Altan da bizi izliyormuş anlaşılan ki bugün ki Kıran Kırana.. yazısında benzer şeylerden bahsetmiş.

14 Mayıs 2010 Cuma

Ön Yargı

Yapılan bir araştırma İran ın makyaj malzemesi satışlarında 7. sırada yer aldığını göstermiş. Haberin tamamı Makyaj söz konusu olunca İranlı kadınlar isyan etti! adresinde.

Bu haberi okuyunca ön yargılı birisi olduğumu düşünmeye başladığımı açık yüreklilikle dile getirmek isterim. Tabi eğer İran da bu oranlar da makyaj malzemesi kullanılması doğal değilse başka. Gerçi böyle düşünmeme sebep İran ın dünyaya tanıtılış şekli olsa gerek. Zira dünya İran ı içine kapanık yobaz ve gerici olarak değerlendirmekte. Bende bilinç altımda bu fikirlere sahipmişim demek ki. Oysa kadınların sokağa istedikleri gibi çıkması yasak olsa da parlemento da yer almaları mümkün. Buradan İran ı ve çağ dışı uygulamalarını desteklediğim anlaşılmasın. Sadece İran ın basından yansıtılandan farklı bir çehresi olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

İran kadınlarının makyaja ne kadar ehemmiyet verdikleri konusunda aslında çokta şaşırmamak lazım. Çünkü makyaj güzel görünmek için başvurulan bir malzemedir. Bizimkisi gibi ülkelerde sokağa çıkarken yapılıyor olması İranda da benzer şekilde kullanılacağı anlamına gelmez. Yani bizimkisi gibi toplumlarda kadınlar sokağa çıktıklarında güzel görünmeyi ilgi çekmeyi ve beğenilmeyi istemekteler. Ama İran da evde makyaj yapıp misafirlerine ve eşlerine güzel görünmek için çabaladıkları ortada. Zira sosyal yaşantıları sokakta değil akşam yemeği yada ev ziyaretleri ile sınırlı olsa gerek. Buda İranlı kadınları makyaj yapmaktan uzak tutacak değil ya. Onlarda ellerinde ki imkanlar doğrultusunda hareket etmekteler. Zaten baskı ve yasaklar ne kadar ciddiyetle uygulanmaya çalışılırsa çalışılsın insanlığın doğası gereği bir isyan ve çıkış yolu bulunur. Yani yaşam bir yolunu bulur.

Bu arada parfümlerin sağlığa ne kadar zararlı olduğu ile ilgili Dikkat: Parfümde zehir var! haberini paylaşmak istiyorum. Parfümlerin sağlığa zararlı en az 10 kimyasal madde içerdiği ve bu maddelerin erkeklerde sperm anormalliklerine yol açtığı aktarılmakta. Ama sakin olun ve heyecana kapılmayın. Çünkü bu haber Kanada dan. Gerçi ülkemizde ki kozmetik ürünlerinde de benzer zararlı kimyasallar olabilir. Bu yüzden bilmediğiniz ürünlerden kaçının derim.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Yenilenebilir Enerji Kaynakları


Savaşlar çıkar bu uğurda. İşgal edilir topraklar ve milyonlarca kişi yaşamını yitirir. Ülkeler siyasi boşluk yaşar isyanlar, iç savaşlar çıkar. İnsanlar aç kalır. Ülkelerin eli kolu bağlanır. Çakallar kurt olur. At izi it izine karışır. Bunların hepsinin başına "enerji için" yazabilirsiniz. Enerji her şeydir. Tüm gelişmelerin kaynağı. Geleceğin anahtarı.

Vurgu yaptığım bu durumlar bizim ülkemiz içinde geçerli ne yazık ki. Ülkemiz her sene 30 milyar dolar civarı bir meblağı enerji girdilerine harcamakta. Ve bu durum cari acık vermemize yani dışa bağımlı hale gelmemize neden olmakta. Kış ortasında doğal gazımızı keserler ısınma problemi yaşarız. Yatırım yaparken bile bir engeldir enerji kaynakları. Yani enerji bizim ülkemizde de siyasettin ve yaşamın her alanının şekillenmesinde başlıca etkenlerdendir. Ve bu durumdan kurtulmanın tek yolu enerji konusunda dışa bağımlılığı azaltmak yada çeşitlendirmektir. Zira konuyla alakalı Karadeniz de aramalar devam etmekte. Aynı zamanda Güneydoğu Anadolu bölgemizde benzer arama çalışmaları da sürmekte. Meşhur sözlerimizden birside "Atatürk misak ı milli sınırlarını çizerken petrol havzalarını dışarıda bırakmış" tır.

Gelelim kalıcı olan yola; Yenilenebilir enerji. Yenilenebilir enerjilere örnek vermek gerekirse; Rüzgar, güneş ve HES ler öncelikle akla gelenler. Bu kaynakları tek tek ele almak istiyorum.

HES ler başlarsak, HES ler çevreye zarar verdikleri için çok eleştirilmekte. Zira bu enerji kaynağından yaralanabilmek için bir baraj inşa edilmeli. Ve baraj inşası esnasında çevreye verilen zarar ve sonrasında sular altında kalan alan ve bu alan üstünde ki yaşam ibareleri sorun olmakta. Hasankeyf bu duruma bir örnek. Arıca bir barajın ömrünün 50 yıl civarı olduğu da unutulmamalı. HES lerin olumlu yönlerine gelince rüzgar esmediğinde yada güneş olmadığında da işlevliliğini sürdürebilmeleri. Lakin kuraklık en büyük düşmanı onu da belirteyim. Bir diğer olumlu yönü sulu tarıma büyük bir kaynak teşkil etmesi. Ki geleceğin en büyük sorunlarından birisi gıda olacaktır. Bu açıdan da çok yararlı olduğu açık. HES lerle ilgili haberleri Metin Münir in köşesinden takip edebilirsiniz.

Gelelim güneş enerjisine. Güneş enerjisinin en büyük olumsuz tarafı geceleri ve güneşin olmadığı zamanlarda verimsiz olması yada hiç çalışmaması. Ayrıca verimliliği henüz %80 lerin üstüne pek çıkarılamamış durumda. Ama çok uzun yıllar çalışabileceği ve çevreye herhangi bir zarar vermediği düşünülünce çok temiz bir kaynak olduğu da ortada. Bu yüzden özellikle bireysel olarak evlerin çatılarına uygulanması çok yerinde. Yaklaşık 10 yılda kendi kendisini ödeyen bir sisteme 3000 lira civarı bir yatırım yapmak çokta uçuk bir davranış gibi görünmüyor.

Son olarak en verimli ve en temiz olan rüzgar enerjisine gelelim. Tek sorun montajının yapıldığı yer konusunda yaşanabilir onun dışında herhangi bir olumsuzluğu söz konusu değil. Çok uzun yıllar kullanılabilmekte ve verimliliği çok yüksek durumda. Ayrıca her yerde uygulanabilmekte; Deniz, dağ, tepe, ova aklınıza neresi gelirse, yeter ki rüzgar olsun. Rüzgar enerjisi ile ilgili yatırımlar çıkan yasa ile birlikte iyiden iyiye artmış durumda. Ve geleceğe dair tarımdan sonra en yararlı yatırımlar bu alanda gerçekleşmekte. Konuyla alakalı olarak şu siteyi takip edebilirsiniz. Birde işin ne kadar ciddiye alındığına dair şu haberi okuyabilirsiniz. Zira Sarar Giyim Tekstil San. Tic. A.Ş bile bu alanda yatırım yapmakta. Gerisini varın siz düşünün.

Ne önemi var _?

Anayasa değişikliği köşkten geçti

Ağrı sular altında

Çöken maden ocağı

Libyada düşen uçak

Bu haberlerin hiçbir önemi yok yada Deniz Baykal hakkında ki seks sıkandalı iddası ile ilgili haberler çok daha önemli ve bu haberlere daha çok ilgi gösterilmekte.

Ülkemizin içinde bulunduğu durumu çok iyi gösteren olaylar gerçekleşmekte. Tam bir ders niteliğinde. Toplumumuz ve tepkileril ile ilgili bu haberleri takip etmeyi ısrarla öneririm.

Sonra nereye gideceksiniz _?

Emniyetin ve TÜBİTAK ın gerçek, askeri bilirkişilerin sahte dediği Balyoz darbe planının uzunca süredir gündemde. Olayla ilgili çeşitli muvazzaf ve emekli pek çok askerin sorgusu yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Yargı sürecini destekliyor ve işlerini doğru bir şekilde yapmalarını umut ediyorum.

Son gelişme olarak davanın tutuklu sanıklarından emekli org. Çetin Doğanın avukatının yapmaya çalıştığı girişim düşündürücü ve komik. Bilirkişi olarak ABD den yardım alacaklarmış. Ne yani emniyet ve TÜBİTAK yalan mı söylüyor. Ayrıca bu ülkenin kurumlarına saygınız yok mu sizin. Yoksa onca sene ordunun sekiz erkinden birisiydiniz de neden yetkilerinizi kullanmadınız_? Yanlışların düzeltilmesi için neden birşeyler yapmdınız_? demezler mi size. Söyleyeceğim tek şey var konuyla alakalı; Ayıptır_!

Polis olmak isteyenlere müjdeler olsun !!!

Polis olmak için gidilmesi gereken akademiye girmek için Yükseköğretime Geçiş Sınavı ( YGS ) den en az 300 puan almak gerekliydi. Gerekliydi diyorum çünkü artık 280 puana çekilmiş durumda baraj. Şaşırmak istiyorum ama benzer olaylar daha önce de gerçekleştiği için öyle bir duygu yaşayamıyorum.

Buradan üniversiteye yada ÖSS benzeri sınavlara hazırlanan arkadaşlara hiç kendilerini yormamalarını öneririm. Zira her şey ortada, ne diye bu güzel havalarda ve en enerjik olduğunuz çağlarda dersler yada sorularla uğraşasınız ki_! Bakın ne güzel barajlar aşağı çekiliyor ve işler halloluyor. Yakın zamanda üniversitenin belli bölümlerine direk geçiş yapılabileceği müjdesini de verdi YÖK başkanımız. Daha ne istersiniz ki ey gençler_?

Anladığım kadar ile kolluk kuvvetlerini askeriyeden özelliklede jandarmadan almak konusunda kararlı olan devletimiz bu görevi polislere devredecek ve polis devleti olacağız. Ki bu sene de önceki senelerde olduğu gibi yüksek sayıda polis yetiştirmek istiyor. Bunun içinde anlaşılan başarı seviyesi düşük olan YGS sonuçlarında istediği talebi göremeyeceği için barajı aşağı çekmiş durumda. Bu arada normal şartlarda olması gerekeni aktarmakta istiyorum. Eğer polis ihtiyacınız varsa bunu en az bir sene önceden toplumla paylaşırsınız. Aradığınız özellikleri ve yetenekleri baştan belirlersiniz ve bunları da öğrenmelerini sağlarsınız toplumun. Ki polis olmak isteyenler ona göre çalışırlar. Öyle sınav yapılıp bittikten sonra barajı şuraya çekelim buraya yükseltelim olmaz. Zira güvenliğimizi teslim edeceğiniz kişilerin belli bir seviyesi olmalı. Aksi takdirde insan hakları ihlalleri ile ilgili haberleri ya izleriz yada olaya konu olan kişiler biz oluruz. Gerçi ülkemizde isteyenin kafasına göre sınav değiştirdiği bir durum söz konusu bundan daha önce bahsetmiştik zaten. Bu yüzden zaten alışmış olduğumuz bu tarz uygulamalara baştada dediğim gibi şaşırmak ve farklı bir uygulama beklemek yersiz olur.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Bu işte bir iş var.

Bu işte birşey var. Ülke yönetimi üstünde oynana çok derin bir oyun bu. Sarıgül, Kılıçdaroğlu, Erdoğan, Gülen Cemati, emniyet güçleri daha kimler kimler. Bu video kasette bir işler var. Konuyla alakalı düşüncelerimi Deniz Baykal ve Seks Skandalı ve Gerçekler; Deniz Baykal ın seks skandalı yazılarımda paylaşmıştım zaten. Olayla alakalı son gelişme ;
Baykal`a suikast iddiasıyla gözaltına alınan Ş.K, `İnternetten de yararlanarak oluşturduğum suikast senaryosunu emniyete gönderdim` dedi.


Haberin tamamı. Nasıl yani o kadar gürültü patırtı yalan ve dayanaksız bir ihbar üstünemiydi_? Emniyet güçleri hiç mi araştırmıyor bu ihbarları. Dediğim gibi büyük bir değişimin habercisi bu olaylar.

Brezilya Kadrosu


Futbol çevreleri tafasından Brazilya nın beklenen kadrosu açıklandı. Brezilya milli takımının tekniktrektörü Dunga nın tercihkeri şaşırtıcı gerçekten. Ronaldinho, Adriano ve Neymar gibi yıldızlara kapıyı kapatan Dunga Türkiye süper liginden de sadece Galatasaray dan Elano yu tercih etmiş. Andre Santos başka finallere artık. Alex i saymıyorum bile. Gerçi Alex in sahip olduğu futbol zekası ve yetenekleri çoğu brezilyalıda yok ama Alex kadar baskılı oyundan ve presteb uzak kalan koşmak değil yürümeyen bile bir futbolcunun da kadroya alınmaması kadar doğal birşey de yok. İyi olan kazansın. Kadro ve oynadıkları takımlar ;

Kaleciler: Julio Cesar(İnter Milan), Doni(Roma), Gomes(Tottenham)

Savunma: Maicon(İnter Milan), Daniel Alves(Barcelona), Michel Bastos(Lyon), Gilberto(Cruzeiro), Lucio(İnter Milan), Juan(Roma), Luisao(Benfica), Thiago Silva(AC Milan)

Orta Saha: Gilberto Silva(Panathinaikos), Felipe Melo(Fiorentina), Ramires(Benfica), Elano (Galatasaray), Kaka(Real Madrid), Julio Baptista(Roma), Kleberson(Flamengo), Josue(Wolfsburg)

Forvet: Robinho(Santos), Luis Fabiano(Sevilla), Nilmar(Villarreal), Grafite(Wolfsburg)

Gerçekler; Deniz Baykal ın seks skandalı

Deniz Baykal ın seks skandalı iddası ile ilgili yorumumu şu yazımda belirtmiştim. Bu olayın öncelikle kişisel özgürlüklere aykırı olduğunu yani Deniz Baykal ın özel yaşamı olduğunu ve bu özel yaşamın ihlal edilmekte olduğunu tekrar belirtmek isterim. Zira yazımda ABD ve Fransa da bu tarz olayların siyasi malzeme olarak kullanılmadığını da aktarmıştım. Ayrıca basının olaylara yaklaşımının ne kadar yanlış ve düşündürücü olduğu da ortada. Bu arada kasetin doğruluğu konusunda henüz bir bilgi mevcut değil. Gerçi ne Deniz Baykal ın nede Nesrin Baytok un konuyu yalanlamaması olayın gerçek olduğu konusunda sağlam bir ipucu vermekte. Kasetin doğruluğu merak ediyorsanız Deniz Baykal Videosu Sahte mi Gerçek mi? yazısını okumanızı öneririm.

Geçen birkaç günlük sürede takip ettiğim kadarı ile olaylara en güzel yorumu getiren Metim Münir oldu. Zira bugün ki yazısında da dile getirdiği gibi burada önemli olan konu zaten çoğu siyasi kesim tarafından bilinmekte olan bu ilişkinin açığa çıkarılması değildir. Deniz Baykal ın sekreterine sancak dağıtan padişah gibi milletvekilliği vermiş olmasıdır. Düşündürücü olan başka bir konuda bu duruma şimdiye kadar herhangi bir parti içi yada başka parti mensuplarından tepki ve eleştiri gelmemiş olmasıdır. Metin Münir in de belirttiği gibi ülkemizde her türlü standart aşağı yönde değişim göstermekte. Yani olayın çirkinliğinin ve içerdiği yanlışlıkların önüne geçmekte veriliş şekli ve servis edenin kim olduğu tartışmaları. Ama bizim asıl üstünde durmamız gereken konu bir parti başkanının ne ön seçimlere ne de çevresinden gelen tepkilere aldırmadan istediği kişiyi istediği yerden aday gösterebilmesidir. Bu olgu bütün partiler için geçerli. Zaten değişmesi gerekliliği sık sık dile getirilen seçim kanunu bu vesile ile inşallah hak ettiği şekle bürünür. Gerçi olayların ve tartışmaların izlediği yol hiçte öyle değil ama çıkmadık candan da umut kesilmezmiş.

Bir diğer önemli konu şimdi ne olacak sorusu. Olabilecekler konusunda pek çok ihtimal gündeme getirilmekte ama iki olasılık daha gerçekçi görünmekte. İlki Deniz Baykal ın parti başkanlığını bir emanetçiye bırakması ve belli bir süre sonra geri gelmesi. Yada geri gelmek için benzer yollara başvurması. Bu olasılığı güçlendiren durum Baykal ın "ne doğru nede yalan bu kaset" demeden istifa etmesidir. Ve yerine geçecek olanları zan altında bırakan sözler ile istifasını açıklamış olmasıdır. Kendi göstereceği bir adayın seçilmesi için uygun bir ayrılış sergilemiştir. Aynı zamanda sanki yıllardır CHP yi çok güzel ve hakkıyla yönetiyormuş gibi hakkında ortaya atılan bir idda doğrulanmadan bile istifa ederek dürüst siyasetçi konumuna geçebilmesidir. Onca sene bırakması için baskı yapanların ve O gitsin ben CHP ye oy veririm diyenlerin olduğu bir ortamda gitmeyen bir siyasetçi doğru olduğu bile belli olmayan bir idda sonucu istifa etmiştir. Ki o kadar seçim kaybetmiş olması da cabası. O kadar dürüsttün de kaybedince neden gitmedin sorusu akla getirilmeli şu günlerde tekrardan. Deniz Baykal ın bu yaptığı ara-sıra dile getirilen şark kurnazlığına gerçek bir örnektir. Zira Baykal ın güçlenerek geri dönmesi için ortam oluşmakta. Ama Baykal ın hakkını da verelim olayı lehine çevirmiş durumda. Buda Sarıgül e ve parti içinde ki diğer muhalefet edenlere yıllardır neden kaybetmediğinin bir göstergesi durumunda. Keşke bu güzel siyasetini ülke yararına da kullanmış olsaydı. Bu arada iktidar partisi bile yapıcı ve gerçekçi bir muhalefet göstermiyor diye Deniz Baykal ın ayrılmasına tepkili ve geri dönmesinden en çok memnun olacak merci durumunda. İşlerine öyle geliyor nede olsa. Bu detaya da değinmeden geçemeyeceğim.


İkinci olasılık tam bir komplo teorisi baştan belirteyim. Yazımda da belirttiğim gibi şu günlerde Türkiye siyasetinde Erdoğan a ikame aranmakta. Bunun sebeplerine burada değinmek istemiyorum. Ama gerçekçi bir yaklaşım olduğu ve Erdoğan ın eğer ki belli merciler tarafından yüceltildiği kabul edilirse kontrolden çıktığı da kabul edilmelidir. Bu durumda Deniz Baykal ın CHP nin başkanlığından uzaklaştırılıp yerine genç, solu bir araya getirebilecek ve dürüst birinin getirileceği gerçekçi görünmektedir. Bu olasılığı güçlendiren en önemli ipucu yukarıda da bahsettiğim gibi AKP nin Deniz Baykal ın yaptığı muhalefetten memnun olmasıdır. Yani AKP gitmesini istemediği birisi hakkında neden böyle bir kaset sürsün ki piyasaya. Bu da farklı bir güç odağının iş başında olduğunun göstergesi.

Sonuç olarak olay bir insan hakları ihlalidir ve bu durum Deniz Baykal ın kafasına göre sınav sitemi değiştirenler gibi istediğini milletvekili yapması yanlışının önüne geçmiştir. Asıl tartışılması gereken konu budur. Önümüzde ki günlerde gerçekleşmesi muhtemel iki olasılıkta Baykal ın güçlenerek geri dönmesi yada yerine genç bir yüzün geçmesidir.

11 Mayıs 2010 Salı

Bu ne ciddiyetsizlik_?

Eğitimin devlet tarafından verilmemesi gerektiğini savunduğumu bir kez daha dile getirmek isterim. Kontrol mekanizmasını sağlamalı ve gerekirse kendi yönetmeli ama hizmeti özelleştirmelidir. Nasıl olacak, maddi durumu iyi olmayanlar nasıl okuyacak demeyin bal gibi olur. Her türlü kredi imkanını ve geri ödeme planını iyi bir temele oturtursanız çokta güzel olur. Öyle herkes değil hak eden ve başarılı olacak olan okur. Yada okuyan başarılı olmak için okur. Mücadele eder. Şimdiki gibi zibidilik eden azalır. Öyle sıfır çeken öğrenci ve işsiz kalan üniversite mezunları haberleri de biter gider. Konuyla alakalı fikirlerimi Bilgilendirme yazımda aktarmıştım zaten.

Üç tane haberden bahsetmek istiyorum. İlki değiştirilen ortaöğretim seviyesinde ki öğrencilerimize uygulanan sınavlarla ilgili haber. Kafasına esenin sınav sistemini değiştirdiği güzel ülkemde yanlış hatırlamıyorsam sadece 4 sene geçmişi olan SBS sistemi değişiyor. Her sene sonunda sınavlar yapılmaktaydı mevcut sistemde. Bunun öğrencileri son sene ki sınava odaklanmaktan ve normal dönem derslerini es geçmekten vaaz geçirmek için getirildiği belirtilmişti. Karşıt görüş olarak da öğrencilerin tek sınav değil 3 sınava girmekten duyacakları gerginlik ve 3 sene boyunca dershaneye gitmek zorunda kalacakları idi. Öyle yada böyle sistem değiştirilmiş ve öğrencilerimiz bu sisteme alışmaya başlamışlardı. Ama birden ne oldu tekrar tek sınav sistemi gündeme geldi. Benzer bir durum ÖSS içinde geçerli. Tek sınav ve çift sınav uygulamaları yine kafasına esenin uygulamadan kaldırıp başlattığı sistemler. Mesela şu an çift sınav var. Şimdi ortaöğretim seviyesinde ki bir öğrenci ÖSS için nasıl bir ruh haline girmeli ve çalışma planı yapmalıdır. Gerçi daha önce SBS de nasıl bir yol izleyeceğine karar vermeli diyenleri duyar gibiyim. Sorunun cevabı; ???.

Gelelim ikinci habere; ÖSYM tıp fakültesi mezunu arkadaşların girdikleri Tıpta Uzmanlık Sınavı ( TUS) nı iptal etmiş. Sebep neymiş peki_! Cevap anahtarında yapılan yanlışlık. ???? Nasıl yani_? Ben diplomamı alayım birde üstüne diploma yetmez sınav var desinler, ona da tamam diyeyim, sınava hazırlanayım ve sınav olsun bitsin ohh diyecekken bir dangalak çıkıp sınav iptal oldu desin. Şaka olmalı bu durum. Kabul edilemez olması gerektiği ortada. Bu sınava girenler tüm yasal haklarını kullanmalılar bence. Türk hukuk sitemi yetmez ise AİHM mi giderler BM mi giderler bilmiyorum ama doktorlarımızın bu çarpık sistemin içinde birde üstüne tüy diken bu olaylara tepkilerini göstermeleri şart. Normal şartlarda böyle bir sınavın bile olmaması gerekmekte ama bizde var birde üstüne işlerini doğru yapmadıkları için sınavın iptali gerçekleşmekte. Abe kardeşim ne yapıyorsunuz siz orada. Bu iş bu kadar kolay mı_? Nedir bu ciddiyetsizlik? Normal şartlarda sorumluların kellelerinin gitmesi ( ! ) gerekir. Ama bekleyelim ve görelim nasılda doğal bir şeymiş gibi karşılanacak bu olay. İnşallah tersi olurda ben yanılmış olurum.

Gelelim üçüncü haberimize; üstteki sorunun bir benzeri de SPK Belirleme sınavında yaşanmış. Gerçi orada sınav iptal edilmemiş ama iptal edilen sorular var. Ve bu sınavda doğru cevap verilen soruların sayısına göre bir değerlendirme yapılmakta. Komplo teorileri üretmek istemiyorum ama 5 tane sorusu iptal edilen ve büyük olasılıkla herkes için doğru cevaplandığı kabul edilecek bu sorular sayesinde istenilen kişilerin bazı mevkilere yerleştirilebileceği göz ardı edilmemeli. Zira geçenlerde yazılı sınavı geçtikten sonra kendisine yapılan sözlü sınavlara bırakıldıktan sonra sınava itiraz eden ve dava açan bir arkadaşımız sınavdan önce belirlenen soruların kendisine sorulduğu ve mülakatın kayda alındığı sınavda başarısı unutulmamalı. Buda uygulanan sözlü mülakatların amacını gün yüzüne çıkarmakta.

Sonuç olarak devletin içine girdiği bir sistemin nasıl arızalar verdiğini göstermeye çalıştım. Peki ne yapalım diyenlere de cevap vermeye çalıştım. Zira eğitim sistemini özelleştirmemiz ve isteyene kredi sağlayıp sadece sistemin devamlılığın ve düzenini sağlayıcı olmanın yeterliliğinden bahsettim. Sorunu da çözümü de dile getirmeye çalıştım. Neden uzattığımı merak ediyorsanız sadece sorunları dile getirip bu böyle olmaz, şu böyle olmaz deyip isyan edenlere, ama şöyle olur, şöyle yapalım demeyip laf kalabalığı yapanlara bende gıcık oluyorum da.

Değişim

İddalı bir cümle olacak ama bana kalsa bütün sivil ve kamu örgütlenmelerinin istisnasız hepsinin kaldırılması için ne gerekiyorsa yapardım. Dernekler, odalar, sandıklar... yazımda konuya biraz değinmiştim. Üyelerinin haklarını savunmak öncelikli görevleri olması gereken dernekler akaryakıt işine giriyor yada bir gün bile gidip sıkıntılarını dinlemedikleri esnaf kredi aldığında krediden pay alıyorlar bu kuruluşlar. Sonra da bu tür oluşumlar kaldırılmaya çalışılınca suçlu olarak sanayi bakanlığını gösteriyorlar.

Zira son günlerde değiştirilmeye çalışılan esnaf ve sanatkar odalarının yapısı hakkında ki tartışmalarda aynı iş kolunda farklı derneklerin kurulmasını sanayi bakanlığı destekliyor diye bir itiraz var. Ne demek şimdi bu. Tamam işte yapılan çalışmalar diyor ki bunu değiştireceğiz. Çözüme katkı yapılması istenen dernekler cevap olarak sorunu dile getiriyor. Onu geçelim artık çözüme odaklanalım arkadaşlar.

Elbette bu duruma itiraz edecekler yan çizmek için çalışacaklardır. Bende elimde ki kazancı vermek istemezdim herhalde. Ama değişim ve mikro reformlar şart. Kimin canı yanacak diye takılırsak zaman kaybetmiş oluruz. Değişim diyoruz, reform diyoruz elbette birilerinin canı yanacak arkadaşlar. Haksız kazanç elde edenlerin isyanı olacak. Bunlarda değişimin doğal sonuçlarıdır.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Anneler Günü

Canım anneme :=)))

Söylenecek sözlerin bittiği bir an gelir bazen, kelimeler anlamsızlaşır, cisimler ve mekan kaybolur sadece sevgi kalır ortada. İşte o anı ve duyguyu tarif edemezsin. Ama ismini bilirsin, Sevgidir ismi. Ruh gibi nur gibidir sevgi. Cisimlerden azadedir. Ve bu sevgiye örnek verilebilecek ne Ferhat-Şirin ne de Romeo-Juliet aşkıdır. Sadece ve sadece Anne Sevgisi dir.

Öncelikle annemin sonrada tüm annelerin haklarını teslim etmek için vesile olan bu günlerini kutluyorum. Canım annemmm, iyi ki varsın ve benimlesin. Ne şanslıyım benim annem olduğun için.

Acaba ne hediye alsam? Geçen sene de eşarp almıştım, bu sene başka bir şey almak lazım...
Bir pazarım var. Annemlere nasıl olsa hafta içi gideriz...
Maç var abi, ne Anneler
Günü...
Telefonla ararım, sonra bir ara gideriz...
Kendi anneme gitmiyorum, senin annene mi gidicem...
Anneler Günü kapitalizmin ürünüdür birader. Hediye alalım diye uydurmuşlar...
Gavur icadı...
Öyle bir gün olur mu canım, her gün annemizi sevmeliyiz falan filan...

Yazının tamamı şu linkte.

Nihat Sırdar ın bugün ki yazısından üstte ki alıntı. Ne kadar da güzel aktarmış bahaneleri. Bir gün değil elbette annelerimize sevgimizi göstermemiz gereken zaman dilimi. Ama bu günde onlara ayrılmış özel bir gün en nihayetinde. Ne kapitalist ( bkz. kapitalist nedir ) güçlerin oyunu nede para harcamamız için bahane bugün. Sadece o tarifsiz sevginin bir nebze olsun karşılığını vermek için seçilmiş özel bir gün.

Annelere en gerçekçi benzetme galiba mum olacaktır. Zira onlarda mum gibi çevresindekilere ışık saçarlar ama kendilerine kendi diplerine ışık vermezler, veremezler. Bu yüzden onları aydınlatacak olan bizler yani evlatlarıyız.

Deniz Baykal ve Seks Skandalı

Deniz Baykal ın videosu hakkında çok fazla yorum yapıldı. Konuyla alakalı birkaç bağlantı vererek başlamak istiyorum. 1, 2, 3, 4

Konuya çok farklı açılardan görüş belirtilmiş durumda. Ama çarpıcı olanları yukarıda verdiğim linklerde ki yazılar.

Erdoğan hükümetinin ortadoğu kafkaslar ve balkanlar da gerçekleştirdiği girişimler elbette bazı rahatsızlıklara sebep olmuştur. Ve bu ilişkileri kurarken ve geliştirirken kullandığı en önemli silahları hem halkın desteği hem de iktidar gücünün elinde olmasıdır. Bu gücü elde etmesinde gerçekçi ve yapıcı bir muhalefet olmaması elbette göz ardı edilemez ama bu gücü elinde bulundurduğu da aşikar. Zira bu tarz girişimlerden rahatsız olan unsurların Erdoğan a tercih edilebilecek bir muhalefet lideri çıkarmak istemiş olmaları muhtemel. Bu ilk iddamız. Zira Sarıgül ünde işin içine çekiliyor olması ve parmakla gösterilen kötü adam durumuna sokulmaya çalışılıyor olması bu olasılığı arttırmakta. Hele ki Baykal ın bugün açıkladığı istifasından sonra bu fikir ihtimal olmaktan çıkıp gerçek olma yolunda ilerlemekte.

Şimdi gelelim olayın basın tarafına konuyla alakalı Güneri Civaoğlu nun " İğrenç ve Adice " yazısı ile Rıza Türmen " Basının sorumlulukları " yazılarını paylaşmak istiyorum. Fransa da benzer ilişkilere basının ve rakip siyasilerin nasıl yaklaşmış oldukları ve AİHM nin bu tarz olaylarda nasıl kararlar verdiklerinden bahsedilmekte yazılarda. İnsanların bir siyasi liderde olsa özel yaşantıları olduğu unutulmamalı. Fransa cumhurbaşkanlarından François Mitterand ve Jacques Chirac ın, ABD başkanlarından Bill Clinton aşk maceraları olduğu da herkesçe bilinmekte. Bill Clinton dışındakiler için herhangi bir haber bile yapılmamış durumda. Bill Clinton için yapılanlarda karalamak yerine yüceltmekle sonuçlandı orası da başka tabi.

Sonuç olarak basının olaylara yaklaşırken haber niteliği oluşturması gerekliliği konusuna dikkat etmesi gerekmekte. Zira kimin kiminle ne yaptığı bizden çok onları ilgilendirir ve bunlar özel yaşantının unsurlarıdır. Yukarıda linkini verdiğim Rıza Türmen in yazısında da belirtildiği gibi ünlü birisi bile olsa aile içi görüntülerini yayınlaması yanlış ve yasalara aykırı. Çünkü bu olay bir haber, bir bilgilendirme niteliği taşımıyor. Bu yüzden takip ettiğimiz haber kaynaklarında bizlerde bu gibi konulara dikkat eden kurumları takip edersek bir nebze olsun konuya katkıda bulunmuş oluruz, bilgilerinize.



Blackberry ve iPhone Cinsel Münasebete Engel

Çağımız da karşı cins ile olan iletişimden sekse pekçok alanda sorunlar olduğu aşikar. İletişim seçenekleri arttıkça sosyalleşme ve karşı cinsle olan iletişim yollarıda çeşitlenmekte. Zira yarin bir bakışını yakalayabilmek için aynı sokaktan defalarca geçildiği, sesini duymak için penceresinin altında sabahlandığı dönemlerden siberalem ve facebook gibi iletişim seçeneklerinin var olduğu bir çağa geldik. Bu durumu beğenenler kadar beğenmeyenlerde var elbette. Kimseye itirazım yok. Ama az öncede bahsettiğim gibi iletişim yollarının değişmesi neticesinde ilişkilerin içeriğinin de değişmesinden doğal ne olabilir ki_? Bu yüzden her bayramda " nerede o eski bayramlar " diyenler gibi bizim zamanımızda ilişkiler böylemiydi diyenlere tepkinizi gösterin lütfen. Zira benzer bir yakarışı dile getiren " şimdiki şarkı sözleri çok manasız ve açık seçik " diyenlere eski şarkıları tekrar incelemelerini öneririm. Yıldızların altında sevişmekten, yatırdım yatırdım çam dibine ye kadar o kadar çok müstehcen söz içeren şarkı varki bu tarz serzenişte bulunan kişilerin gözlerine sokmak geliyor içimden. Bir eleştiri yaparken dayanaksız atanlardan hiç hazzetmiyorum.

Gelelim cinsel isteksizliğin nedeni bulundu başlıklı şu habere. Kadınların büyük bir kısmı seks yaşantılarının düzensiz ilerlemsinin sebebi olarak yukarıda da bahsettiğimiz gelişen iletişim aletlerinin yatak odalarına kadar girmesini göstermekte. Yani ilişkilerin çeşitlenmesini sağlayan teknoloji ( Teknoloji nedir_? ) aynı zamanda ilişkilerin içinin boşalmasına da sebep olmuşa benzer. Bu yüzden siz siz olun ilişkinizin iyi bir şekilde gelişmesi için Blackberry ve iPhone gibi yüksek teknoloji ürünlerinden uzak durun derim.

Bu tepkinin asıl sebebi;

Son günlerde terörist saldırılar sonucu şehit olan askerlerimizin cenaze törenlerinde devletin üst düzey görevlilerine karşı yapılan yada yapılmaya çalışılan fiziksel saldırılar sık sık gündeme gelmekte. Son olarak eski devlet bakanımız Kürşat Tüzmen e Adana nın Kozan içesinde düzenlenen şehit cenaze töreni esnasında saldırı girişiminde bulunulmuş. Burada birkaç konuya değinmek istiyorum.

İlk olarak insanlarımızın sorunlarını dile getirmek yerine şiddete başvuruyor olması çok düşündürücü. Yani sık sık bahsedilen Kurtlar Vadisi vari dizilerin vatandaşlar üstünde ki şiddet eğiliminin arttıdığı fikri gerçek olgusuna yaklaşmakta. Halbuki karşıt fikirlerde olayların abartıldığı savıda sürekli dile getiriliyordu. Toplumun bir anda değişmesi beklenmez albette. Ve geçen yıllardan sonra anlaşılan şiddet eğilimimiz artmış durumda. Bu konuda yapılan araştırma bulamadığımı ve gündemi takip ettiğim kadarı ile bu fikri dile getirdiğimi belirtmek isterim.

Gelelim ikinci meseleye. Şimdi neden halkımız ordu mensuplarına değilde devlet yetkililerine saldırmayı tercih etmekte. Halbuki ordu hakkında o kadar spekülasyon yapılmakta ve bunların bir kısmının doğruluğu ispatlanmış durumda. Verilen yanlış kararlar ve şehit düşen ülke evlatları. Ama tepki gösterilen yer bu yanlış kararları veren kurum yetkilileri değil bir başka kurum mensupları. Aslında bu duruma pekte şaşırmamak gerekli. Zira askerliğini yapmış her Türk vatandaşı askeri yapılanmanın neleri yapmaya muktedir olduğunu bilir ve bu bilgi o sisteme başkaldırıyı engeller. Askeri sistemin ilk kuralı mutlak itaattir en nihayetinde. Yani bir subaya saldırı ile bir bakana saldırı arasında ki fark içerdiği korkunun dereceleridir. Şehitlerimiz için düzenlenen cenaze törenlerinden birinde biir subaya hatta bir generale saldırıldığını şöyle bir aklınızdan geçirsenize. Ne büyük olay. Bence ne anayasa değişikliği nede Baykal ın videoları hepsini geride bırakır bu haber.

Ve gelelim bu saldırı yapılacak mercinin seçiminde ki esas sebebe. Şimdi bu saldırılar içinde bulunduğumuz kriz ortamında kötü durumun ve ekonomik yapının tezahürüdür kanımca. Yani bu saldırılar içinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıların halk üzerinde ki tesirlerinine binayen oluşan karşı tepkidir. Aynı zamanda toplumsal barış sağlamak adına yapılan girişimlerin neticesinde oluşan gergin havada bu saldırıların sebeplerinden. Bu gergin hava değişimin sancıları olabileceği gibi uçuruma doğru gidişin haberciside olabilir. Dikkatli olmak zamanıdır. Zira bu saldırılar için üç-beş kişinin fevri davranışlarıdır deyip geçmenin çok yanlış olacağı ortada.

Geleceğe yolculuk



Zamanda yolculuk hakkında Zamanda yolculuk mu Dediniz 1, 2 ve 3 başlıklı yazılarımda fikilerimin bir kısmını belirtmiştim. İngiliz astrofizikçi Stephen Hawking'in 3 Mayıs tarihli makalesinin tamamına aşşağıda yer verdim. Yazının linki. İyi okumalar.

Merhaba. Adım Stephen Hawking. Fizikçi, kozmolog ve bir çeşit hayalciyim. Hareket edemesem ve bir bilgisayar aracılığıyla konuşmak zorunda olsam da, zihnimin içinde özgürüm. Evreni keşfetme ve büyük sorular sorma özgürlüğüne sahibim. Mesela: Zamanda yolculuk mümkün mü? Geçmişe bir kapı açabilir miyiz ya da geleceğe bir kestirme yol bulabilir miyiz? Tabiatın yasalarını nihayet bizzat zamanın efendisi olmak yönünde kullanabilir miyiz?
Zamanda yolculuk vaktiyle bilimsel bir sapkınlık gibi görülüyordu. Kafayı yemiş derler korkusuyla bu konuda konuşmaktan kaçınırdım. Fakat artık o kadar temkinli değilim. Aslında Stonehenge’i inşa eden insanlara daha fazla benziyorum. Zamana taktım kafayı. Bir zaman makinem olsaydı, güzelliğinin zirvesinde Marylin Monroe’yu ziyaret ederdim ya da teleskopunu gökyüzüne çevirirken Galile’nun yanında bitiverirdim. Hatta belki, bütün kozmik hikâyemizin nasıl sona erdiğini bulmak için evrenin sonuna yolculuk yapardım.
Bunun nasıl mümkün olabileceğini anlamak için zamana fizikçilerin yaptığı gibi bakmamız lazım - yani dört boyutlu olarak. Göründüğü kadar zor değil. Her dikkatli öğrenci bütün fiziksel nesnelerin, hatta tekerlekli sandalyedeki benim bile, üç boyutlu var olduğunu bilir. Her şeyin bir genişli, bir yüksekliği ve bir de uzunluğu vardır.
Fakat başka tür bir uzunluk da var, zaman içinde bir uzunluk. Bir insan 80 yıl yaşayabilir, fakat sözgelimi Stonehenge taşları binlerce yıldır ayakta. Ve güneş sistemi milyarlarca yıl sürecek. Her şeyin uzayda olduğu kadar zamanda da bir uzunluğu var. Zamanda yolculuk, bu dört boyutun içinden yolculuk etmek demek.

Etrafımız solucan deliği dolu
Bunun ne anlama geldiğini anlamak için, her günkü gibi normal araba yolculuğu yaptığımızı tahayyül edelim. Düz bir çizgide ilerlediğinizde tek boyutta yolculuk yaparsınız. Sağa veya sola döndüğünüzde ikinci boyutu eklersiniz. Kıvrımlı bir dağ yolundan aşağı veya yukarı gittiğinizde uzunluk boyutu eklenir, yani her üç boyutta da yolculuk yapıyor olursunuz. Peki zamanda nasıl yolculuk yapabiliriz? Dördüncü boyutta ilerlemenin yolunu nasıl bulabiliriz?
Bir an için küçük bir bilimkurgu turuna çıkalım. Zamanda yolculuk filmleri genellikle devasa, enerji canavarı bir makine gösterir bize. Makine dördüncü boyut içinde bir yol, zamana doğru bir tünel yaratır. Zaman yolcusu, ki cesur ve muhtemelen çılgın bir şahıstır, bilinmeyene hazırdır, zaman tüneline girer ve bilinmeyen bir zamanda zuhur eder. Bu konsept zoraki, gerçeklik de bundan çok farklı olabilir, fakat söz konusu fikir kendi içinde o kadar da çılgınca değil.
Fizikçiler de zaman içindeki tüneller hakkında kafa yoruyor, fakat biz meseleye farklı bir açıdan yaklaşırız. Geçmişe veya geleceğe açılan kapıların tabiat yasaları dahilinde mümkün olup olamayacağını merak ederiz. Geldiğimiz noktada bizce bu mümkün. Dahası, buna bir isim bile veriyoruz: Solucan deliği. Gerçek şu ki tüm çevremiz solucan delikleriyle doludur, sadece görülmeyecek kadar küçüktürler. Solucan delikleri çok ufaktır. Uzay ve zamanın kuytularında ve çatlarında oluşurlar. Zor bir mefhum gibi geliyor olabilir size, ama sabredin.
Hiçbir şey düz veya yekpâre değildir. Herhangi bir şeye yeterince yakından bakarsanız, onun içinde delikler ve pürüzler görürsünüz. Bu temel bir fizik prensibidir ve benim için bile geçerlidir. Bir bilardo topu gibi pürüzsüz bir şeyde bile küçük gedikler, çatlaklar ve boşluklar vardır. Şimdi bunun ilk üç boyut için de geçerli olduğunu rahatlıkla gösterebiliriz.
Fakat bunun dördüncü boyut için de geçerli olduğu konusunda bana güvenin. Zaman içinde de küçük gedikler, çatlaklar ve boşluklar vardır. En küçük birimlerin, atomlardan ve moleküllerden bile küçük birimlerin altına
indiğimizde, kuantum köpüğü denilen bir yere ulaşırız. İşte solucan delikleri buradadır. Uzay ve zaman boyunca sürekli küçük tüneller veya kestirmeler şekillenir, kaybolur ve bu kuantum dünyası dahilinde yenilenir. Ve bunlar aslında iki ayrı yeri ve iki ayrı zamanı birbirine bağlar.
Ne yazık ki bu gerçek hayata ait zaman tünelleri, santimetrenin sadece milyar-trilyonda biridir. Bir insanın geçemeyeceği kadar küçüktür - fakat solucan deliği zaman makineleri kavramının vardığı yer de burası. Bazı bilimciler bir solucan deliğini yakalayıp trilyonlarca kere büyütmenin ve böylece bir insanın, hatta bir uzay gemisinin geçebileceği hale getirmenin mümkün olabileceğini düşünüyor.
Yeterince güç ve ileri teknoloji bulunabilirse, belki dev bir solucan deliğini uzayda inşa etmek bile mümkün olabilir. Bunun yapılabileceğini söylemiyorum, fakat yapılabilse hakikaten çarpıcı bir aygıt olurdu. Bir ucu burada, Dünya’ya yakın, diğer ucuysa çok uzakta, ücra bir gezegenin yakınında olabilirdi.

Geçmişteki partime gelir miydiniz?
Teorik olarak, bir zaman makinesi veya solucan deliği, bizi diğer gezegenlere götürmekten daha da fazlasını yapabilir. Eğer her iki uç aynı yerde olsaydı ve mesafe yerine zaman üzerinden ayrılsaydı, bir gemi yine Dünya’nın yakınına uçup gelebilir, fakat bu kez vardığı yer uzak geçmiş olabilirdi. Belki de dinazorlar gemiyi iniş yaparken izlerdi.
Dört boyut dahilinde düşünmenin kolay olmadığının farkındayım ve solucan delikleri zihninizde yer etmesi zor olan çetrefilli bir kavram, fakat biraz daha sabredin. Şu an, hatta gelecekte insanın zamanda yolculuk yapmasının mümkün olup olmayacağını ortaya koyabilecek basit bir deney düşünüyorum.
Basit deneyleri ve şampanyayı severim.
Gelecekten geçmişe zaman yolculuğunun mümkün olup olmadığını görmek için en sevdiğim iki şeyi birleştiriyorum.
Bir parti verdiğimi, müstakbel zaman yolcuları için bir hoşgeldin resepsiyonu verdiğimi hayal edelim. Fakat işin içinde bir oyun var. Parti olup bitene dek kimsenin bunu bilmesine izin vermiyorum. Zaman ve uzay içinde tam koordinatları veren bir davetiye hazırlamışım. Bunun kopyalarının, o veya bu biçimde, binlerce yıl boyu kalacağını umuyorum. Belki günün birinde gelecekte yaşayan biri davetiye üzerindeki bilgileri bulacak ve partime gelmek için bir solucan deliği makinesi kullanacak, böylece zaman yolculuğunun günün birinde mümkün olacağını kanıtlayacak.

Çılgın bilimci paradoksu
Bu arada zaman yolcusu misafirlerim gelmek üzere olmalı. Beş, dört, üç, iki, bir. Fakat ben bunu söylerken, kimse gelmiyor. Ne utanç verici. En azından gelecekteki bir Kainat Güzeli’nin kapıdan gireceğini umuyordum. Peki deney neden işe yaramadı? Sebeplerden biri, geçmişe zaman yolculuğuyle ilgili iyi bilinen bir sorun, paradokslar dediğimiz sorun olabilir.
Paradokslar üzerine düşünmek eğlencelidir. En ünlüsü genellikle Büyükbaba paradoksu diye anılanıdır. Şimdi elimde yeni, daha basit bir versiyon var ve ona Çılgın Bilimci paradoksu diyorum. Filmlerde bilimcilerin sık sık çılgın insanlar gibi gösterilmesini sevmiyorum, fakat bu örnekte doğru. Bu çatlak bir paradoks yaratmakta kararlı, hayatına mal olsa bile. Bir şekilde bir solucan deliği inşa ettiğini düşünün, sadece bir dakika geçmişe uzanan bir
zaman tüneli. Solucan deliğinden bakarak bilimci bir dakika önceki kendisini görebilir. Peki bilimci solucan deliğini daha önceki kendini vurmak için kullanırsa ne olur? Şimdi ölüdür. Peki tetiğe kim bastı? İşte size paradoks. Akla hiç yakın gelmiyor. Kozmologlara kâbuslar gördüren türden bir durum bu.
Bu tür bir zaman makinesi, bütün kainata hâkim olan temel bir kuralı ihlal edecektir - yani nedenlerin sonuçlardan önce gerçekleştiği ve bunun aksinin mümkün olmadığı kuralını. Ben şeylerin kendisini imkânsız kılamayacağına inanırım. Eğer kılabilselerdi, bütün kainatı kaosa sürüklenmekten hiçbir şey alıkoyamazdı. Bu yüzden bence daima paradoksu engelleyen bir şey oluyor. Bir şekilde, bilincimizin kendisini, niye asla kendi kendini vurabildiği bir durumda bulmayacağının bir nedeni olmalı. Ve bu durumda şunu üzülerek söylemeliyim ki, sorun solucan deliğinin kendisi.
Sonuçta buna benzer bir solucan deliğinin var olamayacağı kanaatindeyim. Ve bunun nedeni de geri bildirim (feedback). Eğer bir rock müzek konserine gittiyseniz, bu cırtlak sesi muhtemelen tanırsınız. Bu geri beslemedir. Bunun nedeni de basittir. Ses mikrofona girer. Kablolar üzerinden taşınır, amplifikatör tarafından daha yüksek hale getirilir ve hoparlörlerden çıkar. Fakat hoparlörlerden çıkan sesin çok fazlası mikrofona geri giderse, her defasında daha da yükselen bir spiral dahilinde tekrar tekrar döner. Eğer bunu durduran olmazsa, geri besleme ses sistemini imha edebilir.
Partiye gelemediniz, değil mi?
Aynısı, sesin yerine radyasyonu koyduğumuzda solucan deliğinde de gerçekleşecektir. Solucan deliği genişler genişlemez içine doğal radyasyon sızacak ve bir döngü söz konusu olacak. Bunun geri bildirimi, solucan deliğini yok edecek kadar güçlü olacaktır. Dolayısıyla minik solucan delikleri varolmayı sürdürse ve belki de bir gün nüfus patlamalarıyla gündeme gelseler de, zaman makinesi gibi bir getiri, yakın zamana kadar söz konusu değil. Partime zamanında gelen kimsenin olmamasının gerçek sebebi de bu olsa gerek.
Solucan delikleri aracılığıyla ya da herhangi başka bir biçimde geçmişe yolculuk muhtemelen imkânsız, zira imkân dahilinde olması paradokslara yol açacaktır. Ne yazık ki, geçmişe yolculuk hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Dinozor avcıları için ne büyük hayal kırıklığı ve tarihçiler için ne büyük rahatlama.
Fakat hikâye henüz bitmiş değil. Bu durum bütün zaman yolculuklarını imkânsız kılmıyor. Zaman yolculuğuna inanmayı sürdürüyorum. Geleceğe doğru zaman yolculuğuna.
Zaman bir nehir gibi akıyor ve öyle görünüyor ki her birimizi zamanın şimdisiyle acımasızca sürüklüyor. Fakat zaman, başka türlü bir nehir. Geleceğe yolculuk için anahtar olabilecek yapısıyla bu nehir, farklı yerlerde farklı
hızlarda akıyor. Bu fikir ilk defa 100 yıl kadar önce Albert Einstein tarafından öne sürülmüştü. Zaman akışının yavaşladığı ve hızlandığı yerlerin varlığını fark etmişti. Kesinlikle haklıydı. Ve ispatı zihnimizde. Uzayda.
Bu ispat Küresel Konumlama Sistemi (Global Positioning System, GPS). Dünyanın çevresinde bir uydular ağı var. Bu uydular, uydu dolaşımını mümkün kılıyor. Fakat bunlar zamanın uzayda Dünya’dakinden daha hızlı aktığını gösteriyor. Her uzay aracının içinde özel bir saat var. Fakat bu kadar kesin olmakla beraber, her gün saniyenin milyarda üçü civarında aksama söz konusu. Sistem bu sürçmeyi düzeltmek zorunda, çünkü aksi halde bu ince fark bütün sisteme mal olacak ve her GPS aracının günlük 10 kilometre kadar Dünya’dan uzaklaşmasına yol açacak. Bunun sonucunda ortaya çıkacak kargaşayı tahayyül edebilirsiniz.

Karadelik doğal zaman makinesi
Bu sorun saatlerle ilgili değil. Daha hızlı işlemelerinin sebebi zamanın uzayda Dünya’dakinden daha hızlı akması. Ve bu sıradışı etkinin sebebi Dünya’nın kütlesi. Einstein Dünya’nın kütlesinin zaman üzerindeki etkisini ve nehrin ağır akan parçası gibi yavaşladığını fark etmişti. Nesne ağırlaştıkça, zaman üzerindeki etkisi de artıyor. Ve bu korkutucu gerçeklik geleceğe yolculuğun kapısını aralayan şey.
Samanyolu’nun merkezinde, bizden 26 bin ışık yılı uzakta galaksinin en ağır nesnesi bulunmakta. Bu süperağır kara delik, dört milyon güneşin çarpışıp bütün çekiminin tek bir noktada yoğunlaştığı kütlesel bir güce sahip. Kara deliğe yaklaştıkça hissedilen yerçekimi şiddeti de artıyor. Yeterince yaklaşıldığında, ışık dahi bu çekim şiddetinden kaçamaz. Bu tarz bir kara deliğin zaman üzerindeki ağırlaştırıcı etkisi galaksideki herhangi bir şeyden çok
daha dramatik bir etkiye sahip. Bu durum onu doğal bir zaman makinesine dönüştürüyor.
Herhangi bir uzay gemisinin, bu kara deliğin yörüngesinde dolaşarak bu fenomenin avantajlarından faydalanabileceğini düşünmek istiyorum. Eğer uzayla ilgili bir merci bu görevi Dünya’dan kontrol ediyor olsaydı, bir tam devrin 16 dakikaya mal olacağını gözlemleyecekti. Fakat güvertede duracak kadar cesur insanlar için, bu ağır nesneye yeterince yaklaşıldığında, zaman yavaşlayacaktır. Ve buradaki etki, Dünya’nın yerçekimsel kuvvetinden çok daha büyük olacaktır. 16 dakikalık tur için tecrübe edilen gerçek zaman 8 dakika olacaktır.
Etrafında tekrar tekrar dolaştıkça, kara deliğin uzağındaki insanlar zamanın sadece yarısını deneyimlemiş olacak. Gemi ve tayfası zamanda yolculuk ediyor olacak böylece. Kara deliği 3 ya da 5 yıl boyunca turladıklarını düşünün. Herhangi başka bir yerde 10 yıl geçmiş ve dünyadaki herkes onlardan beş yıl daha fazla yaşlanmış olacak.

Hızlı, hızlı, çok daha hızlı
Dolayısıyla kütlesel devasalıkta bir kara delik zaman makinesi gibi davranıyor. Fakat elbette ki bu tam olarak pratik sayılamaz. Solucan deliklerine nazaran, paradoks içermeyen avantajları olduğu açık. Ve dahası kendisini ani bir geri bildirimle yok etmiyor. Fakat epey tehlikeli. Hayli uzak bir mesafe ve bizi gelecekte çok uzak bir ana götürmüyor. Neyse ki zamanda yolculuğun başka bir yolu daha var. Ve bu yol, gerçek bir zaman makinesine dair en iyi ve son umudumuz.
Yapılması gereken şey, hızlı, çok hızlı yolculuk etmek. Kara deliğin içine hapsolmaktan kaçınmak için gereken hızdan bile fazla bir hızda. Bu, evrenle ilgili bir diğer garip hakikatle ilgili. Işık hızı olarak bilinen, saniyede 270 bin kilometre yol alan kozmik bir hız var. Bu hızı geçebilecek hiçbir şey yok. Bilimin en yerleşik ilkelerinden birisi bu. Buna inanın ya da inanmayın, ışık hızına yakın bir yolculuk sizi geleceğe taşıyacaktır.
Gerekçesini açıklamak için, bilimkurguya özgü bir taşıma sistemi hayal edelim. Doğruca Dünya’nın çevresinde giden, süperhızlı trene ait bir yol düşleyin. Bu sanrısal treni ışık hızına mümkün olduğunca fazla yaklaşmak ve zaman makinesinin nasıl bir şey olduğunu görmek için kullanacağız. Güvertede, geleceğe tekyönlü biletleriyle yolcular olacak. Tren gitgide hızlanıyor. Ve kısa sürede tekrar tekrar Dünya’nın etrafında dönmüş oluyoruz.
Işık hızına yaklaşmak, Dünya’yı oldukça hızlı biçimde turlamak anlamına geliyor. Saniyede 7 defa. Fakat trenin mevcut gücü ne olursa olsun, fizik kuralları ışık hızına ulaşmasına izin vermeyecek. Bunun yerine ışık hızına epey yaklaştığını söyleyelim. Bu durumda sıra dışı bir şey olacak. Zaman, güvertede Dünya’nın geri kalanına nazaran daha yavaş akmaya başlayacak, tıpkı kara deliğin civarında olduğu gibi; sadece biraz daha ağır. Trendeki her şey ağır çekimde.
Bu hız limitini korumak için böyle oluyor ve nedenini görmek çok zor değil. Trene doğru koşan bir çocuk düşünün. Onun ileriye doğru hızı trenin hızına eklenmiştir ve hız sınırı böylece kazara aşılamaz mı? Yanıt, hayır. Tabiat kanunları, trendeki zamanı yavaşlatarak bu ihtimali ortadan kaldırır. Bu çocuk sınırı aşmak için gerekli hızda koşamayacaktır. Zaman daimi olarak hız sınırını koruyacak biçimde yavaşlamaktadır. Ve yıllar sonrasına yolculuk ihtimali bu hakikatten kaynaklanıyor.
Trenin istasyonu 1 Ocak 2050’de terk ettiğini varsayalım. 2150 yılbaşı gecesinde geri dönünceye kadar 100 yıl tekrar tekrar Dünya’nın etrafında dönecek. Yolcularsa trenin içinde olmaları sebebiyle sadece bir hafta yaşamış olacak. Ve nihayet trenden indiklerinde bıraktıklarından hayli farklı bir dünya bulacaklar. Bir hafta içerisinde 100 yıl ileriye gitmiş olacaklar. Bu hızda bir tren yaratmak şüphesiz hayli imkânsız. Fakat biz, bu trene çok benzeyen bir şeyi, dünyanın en hızlı parçacığını CERN’de inşa ettik.
Yerin derinliklerindeki 28 kilometrelik tünel trilyonlarca küçük parçacığın akıntısından oluşuyor. Güç düğmesine basıldığında, saniyenin onda birinde durma noktasından saatte 100 bin kilometreye kadar hızlanıyorlar. Gücü artırdıkça parçacıklar gitgide hızlanıyor ve tünelin etrafında saniyede 11 bin defa dönmüş oluyorlar (neredeyse ışık hızı). Fakat tren gibi, nihai hıza yalnızca yaklaşıyorlar. Sınırın yüzde 99.99’unu aşabiliyorlar sadece. Ve bu olduğu zaman, onlar da zamanda yolculuğa başlamış oluyor. Bunu çok kısa süreli canlı parçacıklar olan pi-messonslar sayesinde biliyoruz. Bu canlılar normalde saniyenin 25 milyarıncı anından sonra bölünürken, tünel içinde ışık hızına yaklaştıkça 30 kat daha uzun yaşıyor.

Aşamalı olarak hızlanacak
Gerçekten bu kadar basit. Geleceğe yolculuk etmek istiyorsak yapmamız gereken sadece hızlanmak. Gerçekten hızlanmak. Ve bana öyle geliyor ki bunu ancak uzaya giderek yapabiliriz. Tarihteki en hızlı insanlı araç Apollo 10’dur. Saatte 40 bin kilometrelik hıza ulaştı. Fakat zamanda yolculuk için bunun 2 bin katı hızlanmamız gerekiyor. Ve bunun için de daha büyük bir gemiye ve hakikaten esaslı bir makineye ihtiyacımız var. Gemi, devasa yakıtı alabilecek ve ışık hızına yaklaşan ivmeye varabilecek büyüklükte olmalı. Kozmik hızdan faydalanabilmek 6 yıllık yakıtı gerektiriyor.
Başlangıç ivmelenmesi geminin büyüklüğü ve ağırlığı sebebiyle yumuşak olacak. Fakat aşamalı olarak hızlanacak ve kısa sürede devasa mesafeleri kat edecek hale gelecek. Bir hafta içerisinde dış gezegenlere ulaşmış olacak. 2 yıl sonra ışık hızının yarısına ulaşacak ve güneş sistemimizin dışına çıkmış olacak. 2 yıl sonra hızı, ışık hızının yüzde 90’ına ulaşacak. Dünya’dan 50 trilyon kilometre uzakta ve hareketinden 4 yıl sonra, gemi zamanda yolculuk etmeye başlayacak. Gemideki zamanın her dört saatinde, Dünya’da iki saat geçecek. Kara deliğin yörüngesindeki uzaygemisi örneğinde olduğu gibi.
Ve 2 yıl daha sonra, gemi azami hızına ulaşacak ve ışık hızının yüzde 99’una denk gelecek. Bu hızda, gemide tek bir gün Dünya zamanında bir yıla tekabül edecek. Gemimiz tam anlamıyla geleceğe uçuyor.
Zamanın yavaşlıyor oluşunun başka bir yararı daha var. Bu bizim teoride bir ömür boyunca sıra dışı mesafeleri katedebileceğimiz anlamına geliyor. Galaksinin bir ucuna yolculuk sadece 80 yıl sürecek. Fakat yolculuğumuzun gerçek kerameti bize kainatımızın ne kadar garip olduğunu gösteriyor olması. Zamanın değişen oranlarda ve yerlerde ilerlediği bir kainat bu. Küçük solucan deliklerinin etrafımızı sardığı bir kainat. Ve en nihayetinde, fizik bilgimizi, dördüncü boyut üzerinden hakiki zaman yolcuları olmak için kullanabileceğimiz bir kainat. (Astrofizikçi, 3 Mayıs 2010)