29 Nisan 2010 Perşembe

Facebook Facebook


Uzun süredir yazmak istediğim bir konu vardı. Ben Facebook un İsmail YK ya karından pay vermesi gerektiğini idda ediyorum. Hatta bu konuda İsmail YK ile görüşüp kendi payımıda almak şartı ile girişimlerde bulunabilirim.


İsmail YK Yurtseven Kardeşler adı ile müzik piyasasına giren kan bağıda bulunan kişilerin oluşturduğu gruptan sıyrılan şahsiyet oldu. Almanya kökenli olup gurbetçi diye tanımladığımız vatandaş gurubumuza dahildir. Kendisine başarılar diliyorum. Gelelim İsmail YK nın şarkılarına. Dinlemenin zaman kaybı olduğunu düşünüyorum ama sevenlerede saygım var. Çünkü revaşta olan konulara değiniyor. Mesela yazımıza vesile olan Facebook Facebook şarkısı. Şarkının tam adını bilmiyorum. Ama dinlemek zorunda bırakıldığım zaman diliminde nakarat kısmını bu sözlerin oluştuğu kaanatine vardım :=))
Şimdi interneti kullanma oranlarımızı veren ilk grafiğe ve Facebook kullanma sayılarımızı veren ikinci grafiğe bakarsak bu sosyal paylaşım sitesiyle ne kadar ilgili olduğumuzu görürüz. Ve üye sayısını 20 milyonun üstüne çıkarmada İsmail YK nın Facebook a yardımı bence çok büyük derecelerde olmuştur. Bu yüzden tekrar etmek istiyorum "Facebook karından İsmail YK ya hakettiği payı vermelidir."
Bu arada gurbetçi olan kişileri asla yaptıklarından ötürü yargılamadım. Ve çektiklerini anlamaya gayret gösterdim. Almanyada yabancı, ülkelerinde almacı olduklarını ve herhangi bir yere aitlik hisslerinin oluşmadığının farkındayım. Bu konuda yazılacak çok şey var bir ara değinmek niyetindeyim. Ama genel olarak medyaya yansıyan haberler ya popiler kültür meraklısı yada yurtdışında bulundukları ortama dahil olamamış kişiler hakkında oluyor. Ama dünyaya yön verecek 100 kişiden ikisi Türk haberi ve geçenlerde Almanya nın en değerli ödüllerinden birisini alan Sibel Kekilli bu guruba dahil olan vatandaşlarımıza örnek gösterilebilecek kişiler. Bizi gururlandırsınlar Türkün adını dünyaya duyursunlar felan düşüncesinde değilim. Yaşadıkları ortama entegre olsunlar ve kendileri için yararlı olanı yapsınlar istiyorum. Arada kalmış bir toplum yaratılmasın. Sonra acı çeken yine onlar olacaktır.

Siirt Nire, Milli Eğitim Bakanlığı Nire _?

Milli Eğitim Bakanlığı ( MEB ) Siirt te cereyan eden olaylarda görevini zamanında yerine getirmediği iddasıyla eleştilere maruz kalmış. MEB de iddayı yalanlamış ve yapılan işlemleri basın ve halkla ilişkiler müşavirliği ile kamuoyuyla paylaşmış. İddaları gündeme getirenlere sormak istediğim bir soru var. Şimdi MEB i eleştirecek yaklaşım tarzı bumudur_? MEB hakkında iddaya ihtiaç yokki. Bu çocukların eğitiminden sorumlu olan kurum değil mi MEB_? O halde neden iş işten geçtikten sonra yapılan yada yapılmayanları tartışıyoruz. Asıl mesele bu çocukları bu hallere gelmeden güzele ve iyiye yönlendirmek değilmiydi. Ve MEB i bu görevini yerine getirmediği için eleştirmek öncelikli konumuz olması gerekmekte değilmi_?

Neden halen olaylar olup bittikten sonra alakasız bir açıdan bakıyoruz ve bak burada hata yapıldı diyoruz. Neden vaktinde yapılmayanlara değinmiyoruz.

Eğer yok biz öyle yapıyoruz zaten diyorsanız, okulların yatılıdan taşımalı eğitime geçirilmesini hep birlikte eleştirelim. Sanki çocukların bu hallere gelmesine sebep yurtlarmış gibi davranan zihniyete saldıralım! Sorunlar hakkında sırf birşeyler yapıyormuş gibi görünmeye çalışanları cezalandıralım! Lütfen artık olaylar olup bitmeden gerekli tedbirleri alalım ve alınması için çaba sarf edelim.

27 Nisan 2010 Salı

CV Nedir _?

CV ( Curriculum vitae) özgeçmişin farklı bir şekli olarak ifade edilebilir. Ve eğitim yaşantınız, memleketiniz, sosyal yaşantınız, bilgi alanlarınız, becerileriniz, ilgi birikiminiz ve başarılarınız gibi özelliklerinizi içeren dökümandır.

Günümüzde iş bulmak için izlenen başlıca yol başvurulacak makama cv göndermektir. Siz bakmayın eş dost aracılığı ile iş buldum diyenlere. Eş dostta girse araya sizden ilk isteyecekleri şey mail adreslerine cv nizi yollamanız olacaktır. Yani iş bulmak için cv şart. Gerçi bu söylediğimin beyaz yakalı denilen çalışan topluluğu için geçerli olduğu dikkate alınmalı.

İş başvurusunda başarılı olmak için tavsiyeler veren pekçok profesyonel şirket ve site mevcut. Yardım alınabilecek kaynak çok yani. Ama çoğunluğu bir birinin aynı tavsiyeleri içermekte. Buda sizi sıradan yapmakta ve diğer adaylardan bir adım önde başlamanızı engellemekte.

Halbuki cv nize koyacağınız bir önyazı ve bu ön yazının içeriği hakkında yapılan bir çalışma sizi kalbur üstü yapabilir. Bu yazıda kullanacağınız dil bahsedeceğiniz ufacık bir konu bile sizi diğerlerinden ayırabilir. Bir başka yolda başvuracağınız şirkete gelecekte ki planlarınızı ve bu plalarınızın şirket için yararları ve örtüşen taraflarını izah etmek olabilir. Özgelecek başlığı ile aktarılan yazı benzer bilgiler içermekte.

Hayatta mühim olan işin özüdür derler. Evet bazı konularda haklılar. Ama başarı ayrıntılarda gizlidir. Sizde hayatta diğerlerinden bir adım önde olmak istiyorsanız inovasyona açık olun ve ayrıntılara önem verin.

İnovasyon Nedir _?



İnovasyon tek cümle ile ifade edilmek istendiğinde; "Yeniliği paraya dönüştürmek" olarak yapılabilir. Zira radyoru icat eden Guglielmo Marconi diye bilinir. Ama radyo dalgalarını iletmeyi başaran ilk bilim adamı Alexander Stepanovitch Popov dur. Yani radyo konusunda inovasyon yapan Marconi olmuştur radyo dalgalarını bulan kişi değil. İnovasyon Örnekleri başlıklıklı yazı içinde bu tip örnekler barındırmakta.

Benim vermek istediğim güncel örnekler THY nın ve Türk Telekomun uygulamaları. THY İstanbul-New York seferlerinde ikram servis uygulaması için aşçı bulunduracakmış. Haber THY da uçan aşçı şeklinde sunulmuş. Keza Türk Telekomda hacı adaylarımız için hac bölgesinde gerek Türkiye yi ararken gerek bulundukları ülke içinde arama yaparken kullanabilecekleri ekonomik kartları piyasaya sürmüş. Adınıda HacKart koymuşlar.

İnovasyon görüldüğü gibi mucitlik yapmak olarak kabul edilemez. İnovasyon yapılan mucitliğin paraya çevrilmesi ve kullanıma uygun hale getirilmesidir. Bol inovasyonlu bir hayat dileğiyle...


Halkın yüzde 15.6‘sı bu yıl ekonomiden umutlu.

Güzel ülkemin dışında ki insan davranışları konusunda pekte bilgi sayibi değilim. Ama yaşamın bana sunduğu yolculukta ülkem insanı hakkında önemli deneyimlerim var. Ve deneyim konularımdan birisi de azımsama durumu. Yani komşusunun aldığından daha az aldığını düşünme sıkıntısı. Kendi ihtiyaçlarına yetecek bir maaşı sırf iş arkadaşlarından daha az diye sorun çıkaran, tatile gitmek konusunda sevinmeyip komşusundan daha kısa süreliğine gittiği için tepki gösteren, komşusu aldı diye eşya alan mobilyaları yada perdeleri değiştiren ... Örnekleri çoğaltmak mümkün.

KEY ödemelerinde son gelişmeler başlığı ile verilen haber konumuza başka bir örnek. 406 bin kişi KEY ödemesi hak ettiği halde paralarını almamış. Gerçi çeşitli veri sorunları yüzünden haklarını elde edemeyenlerde mevcut. Ama genel olarak sebep bahsettiğimiz gibi KEY den ödeme yapılan diğer çalışanların haklarından çok daha az haklarının olması. Zira kişi başı ortalama 74 TL hakları mevcut. Benzer şekilde özellikle yıl sonlarına denk getirilen şans oyunlarından tahsilatı yapılmayan miktarlar hakkında yapılan haberlerde benzer bir içeriğe sahip. Büyük çoğunluğu amorti yada küçük ikramiyeler olan ve bu yüzden ilgi görmeyen kazançlar. Bu olaylarda halkımızın konu hakkında genel duruşunu özetleyen örnekler. Ve haberlerin veriliş şekli haberden alınan fikri belirlediği için toplumun genel düşüncesi "kazandığı yada hakettiği halde parasını almayanlar var" "ben kazansam hakkımı bırakırmıyım" şeklinde oluyor. Halbuki alınmayan ikramiye tutarının milyonda biride belkide böyle tepki gösteren kişiye ait.

Burada benim önem verilmesini istediğim konu haberlerin sunuluş şekilleri. Haberin başlığından tutunda konulan resim, bilgisi alınan kişinin konumu yada ismi ve kurulan aktarım cümlelerinin amacı çok önemli. Zira dünki yazımda bahsettiğim Milletvekilimizin açıklamaları konuyla alakalı güzel bir örnek.Örnekleri çoğaltmakta mümkün. Funda ÖZKAN ın bugünkü yazısından yaptığım alıntı aşağıda:

AA zoruyla mutluluk
Dün Anadolu Ajansı‘ndan geçen bir haberin ilk başlığı şu:
“Halkın yüzde 15.6‘sı bu yıl ekonomiden umutlu.”
TÜİK-Türkiye İstatistik Kurumu Yaşam Memnuniyeti araştırmasının haberi bu. Toplumun çoğunluğunun söylediği geneli yansıtır değil mi?
Merakla okuduk. Meğerse halkın yüzde 30.1‘i 2010’da ekonomik durumun daha da kötü olacağını düşünüyormuş. Demek ki 2010 beklentisi çoğunlukla kötümser. Anadolu Ajansı, ilk başlığa azınlıktaki iyimserlerin beklentisini niye çıkarıyor, sizce?

Yani haberi vermek istedikleri şekle sokabiliyorlar. Bu yüzden haberi alan taraf olarak bizler seçici davranmayı ve doğru haber yapanları desteklemeyi öğremeliyiz.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Nasıl Yorumlamak Gerek

Her insan kendini özgürce ifade edebilmelidir. Lakin söylediklerinin doğruluğu ve içerdiği anlam konusunda sorumlu olduğunu unutmamalıdır. Ve bu konuda bir bilinç oluşmasıda eğitim düzeyimizin artması ile olacaktır. Bu konuya vekilde olsa dikkat etmesi gerektiğini kişi bilmelidir. Ki vekilimiz bu duruma dikkat etmemiş.

Denizli BDP il kongresinde konuşma yapan Bitlis ili milletvekili Nezir Karabaş aşağıda ki ifadeleri kullanmış. Haberin tamamı BDP`li vekilden tartışmalı sözler başlığı ile verilmiş.
"Türkiye Cumhuriiyeti Devleti`nin Ermeni halkına o katliamı yaşattığı için, Kürt halkına bazı günahlarda ortak ettiği için, Türk halkına da 90 yıldır gerçekleri ters yüz edip onlardan gizlediği için özür borcu var."

Benim asıl değinmek istediğim konu yukarıda ki sözler. Şimsi sözleri nasıl değerlendirmek gerekli. Evet Ermeni halkında suçsuz ailelerin, kadınların, çocukların çeşitli zorluklara maruz kalmasına neden olunmuştur ve bu konuda yapılması gerekenler vardır. Özürde bunlara dahil edilebilir. Kürt halkını yok sayan bir dönemde gerçekleşmiştir. Ermeniler konusunda ortak edilmişmi bilgim yok ne anlama geldiğinide anlamadım. Kürt halkı Ermenilere Zulm konusunda zorlanmıştır demek istemiş galiba. O halde ne duruyorsun ÖZÜR DİLESENE ERMENİ HALKINDAN. Ve evet Türkiye Cumhuriyeti vadandaşlarından gerçekleri gizlemeye çalıştığı içinde suçludur ülkeyi yönetenler. Burası önemli Türk halkından gizlediği için değil.

Eğer sözleri bir kez daha okursanız, nasıl bir ayrımcılık içerdiğini ve bu ülkede yaşayan üç halk vardır mesajını nasıl verdiğini görürsünüz. Gerçi burada belki amaç zaten bu vurguyu yapmaktır orasını bilemem. Ama başbakanımız bile 23 Nisan da koltuğuna oturttuğu öğrenciye “Başbakan’sın, ister asar, ister kesersin” diyor. Nasıl yönetildiğimizide dile getirmiş oluyor aslında. Yada aklından geçenleri boş bir anında dile getirmiş. Tıpki yukarıda ki vekilimiz gibi.

Siz siz olun ne söylediğinize dikkat edin derim.

Yorumsuz

ABD`de piyasalar çökerken Goldman BAYRAM ETMİŞ!

Düzlüğe Doğru

Ekonomide iyi haberlere devam. Mevcut kıt kaynakların nasıl kullanıldığını anlatan ve ekonomi konusunda önemli bir kaynak olan kapasite kullanım oranı yüzleri güldürecek oranlarda artmış durumda. Hayırlısı diyorum.

Gelelim yorumumuza. Ekonomin nasıl bir seyir izlediği konusunda karar verirken bakılabilecek pekçok değişken mevcut. Topluma yani bana değişimlerin nasıl yansıdığı konusunda da öyle. Ama bir ekonominin izlediği yol konusunda benim dikkate aldığım başlıca kıstas yukarıda ki tablodur.

Ülkenin nasıl yönetildiği, halkına uzatılacak bir mikrofona nasıl cevap vereceği yada gelecekten ne beklenmesi gerektiği sorularına en doğru cevabı veren verinin oluşturduğu değişken kapasite kullanım oranıdır.

Hızlıca değinmek istiyorum. Krizin izlediği yolu görebiliyoruz. Krizden ne zaman çıktık sorularının cevabı var yukarıda. İşsizlik oranlarınının bir benzerini şekli çevirirsek elde ederiz. Daha geriye gidersek bekletilen reformlar yüzünden ekonominin bir noktaya geldiğini ve daha fazla iyileşmediğinide göstermekte. Keza büyüme oranlarıda elde edilebilir.

Yani ekonominin seyri konusunda en belirleyici değişken olarak kapasite kullanımını kabul edebiliriz ve bu veri diyorki işler iyi ilerliyor. Gerçi bunun başlıca sebebi kriz sonrasının baz etkisi. Lakin enseyi karartmamakta lazım. Evet düzeltilecek çok şey var ama işlerde düzlüğe doğru gitmekte.

Faiz Arttırımı

Merkez bankası vaad ettiği gibi yabancı para zorunlu karşılık oranlarını yükseltmeye başladı. Bunun devamının gelmesi ve özellikle yaz aylarından sonra gösterge faiz oranlarında artışa gidilmesi izlenmesini beklediğim yol. Aynı zamanda faizlerin yıl sonuna doğru artması altın ve borsada realize edilebilecek kar beklentisi demektir. Yatırımlarınızı buna göre yapmanız önerilerim arasında yer almakta. Ama neye yatırım yapacağınıza elbette siz karar vereceksiniz.

Bu arada asıl değinmek istediğim konu konut alım ve satımı. Gösterge faizlerin artacağı beyan edilen bir ortam var. Değeri miktar anlamında sabit kalan bir konotun artan faizler nedeniyle gerçek değeri artmış olcaktır. Yani konut kredisi ile alınan bir eve ödenecek miktar yükselen faizlerle birlikte artmış olacak. Yaz ayları ile hem yerel halkın hemde gurbetçilerin ilgisinin mevsimsel etkisi neticesinde fiyatların azda olsa kıpırdanabileceğide göz ardı edilmemeli. Ve tabi yaz aylarında evlenme oranlarının artması sonucu talebinde artacağı unutulmamalı.

Aynı zamanda artan enflasyonun fiyatlara nasıl yansıyacağını kestirebilmek pekte mümkün gözükmüyor. Lakin krizlerden sonra gündeme gelen baz etkisinin ev fiyatlarınada benzer bir etki yapması olası görünmekte. Bu konununnda karar verirken göz önünde bulundurulması yararlı olacaktır.

Sonuç olarak yatırımlarını mülkte kullanmak isteyenlerin ellerini çabuk tutmaları yararlı olcağa benzemekte.

Cumhuriyet

Cumhuriyet İstanbul İstiklal Caddesi Balık Pazarı sonunda yer alan tarihi bir meyhane bilmeyenler için. Haftasonu iş arkadaşım ve iş arkadaşımın üniversiteden arkadaşı olan ve benimde yeni tanıştığım arkadaşla birlikte oradaydık. Ben pek içki kültürü olan birisi değilimdir. Ama meyhanenin tadını ve ortamını da bilirim. Keza Türk Santa Müziğine olan ilgimde azımsanmayacak ölçülerdedir. Yani tam bir muhabbet ve içki ortamı olan bu yerlerle ilgiliyimdir.

Öncelikle mekandan bahsetmek istiyorum. Tarihi bir mekan olduğunu duyduğum yapı pekte öyle bir havaya sahip değil. Modern bir görüntüye sahip durumda. Yani dün açılmış dense inanırsınız. Bilindik günümüz ahşap masaları, mermer merdivenler, duvar renkleri, tuvaletlei herşey çağımıza ait. Eski olduğuna inandırabilecek tek özelliği var çalışanları. Yıllardır bu işi yaptıkları ortada. Gerçi oraya yeni gelmişlerde olabilir diyeceksiniz. Ama mekanla bütünleşmiş bir havaları var. Bu yüzden tarihi bir mekan diye düşündürüyor. Birde oturduğumuz masada bana denk gelen tabağın kırık olmasıda yeni bir mekan olmadığını ispatlar mı bilmiyorum. Bu arada tabağı değiştirdiler onuda belirteyim.

Mezeleri lezzetli ve çeşitliydi. Balık yemeye kimse meyletmediği için o konuda bir malumatım yok. Ama kalamar ve mezeleri düşününce balık yemek içinde gidilebilecek bir yer diye düşündürmekte.

Çeşitli istisnaları geçersek Atatürk'ün "Bu millete her şeyi öğrettim bir tek uşaklığı öğretemedim" sözünü illa doğrulamak niyetinde olan milletimin bu özelliği mekanın çalışanları içinde geçerli. Masaya ve masadakilere olan saygılarında eksiklik var. Ve çoğu işletmede ki sürekli sipariş vermek zorunda hissi yaratmakta üstlerine yok. Lakin biz hiç oralı değildik onuda belirteyim. Herkes ne içmek yada yemek istediğini biliyordu. O yüzden sorun yaşamadık.

Ortam gayet nezih ve temiz. Diğer müşterilerde içkinin nasıl içileceğini bilen havadalardı. Bir masada ki turistler hariç. Biz kalkarken seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Mekanın belkide en güzel yönü arka fonda sürekli çalan Türk Sanat Müziği eserleriydi. Seçilen parçalar ve sesin ayarı çok yerindeydi.

Fiyat konusuna gelince bir büyük rakı, büyük salata, kalamar, beş-altı çeşit meze ve üstüne kahveler 145 lira ödedik. Artık değerlendirme size kalsın.

Ve son olarak içkiye bakış açıma gelirsek; Müslüman birisi olarak içkinin günah olduğunu biliyorum ve hayatın çoğu şeyi gibi dinide sorgulayan ben bu konuda hiçbir şüphe barındırmıyorum içimde. Ama günah olduğunu bile bile yapıyor olmakta beni sık sık çelişkiye düşürüyor. Ama yinede arasıra eğlenmek içmek iyide geliyor yani. Gerçi günah olduğunu bilerek yada bilmeyerek o kadar çok şey yapıyoruz ki oda başka bir konu.



24 Nisan 2010 Cumartesi

İşsizlik


Ülkemizde yerleşmiş düşüncelerden birisi okuyup meslek sahibi olup devlete sırtını dayamaktır. Devlete sırtını dayamak kısmını sürekli eleştiriyorum zaten. Devletin yasalarla düzeni oluşturmak ve devemlılığını ve işlerliğini sağlamanın dışında işi yoktur. Ama ne hikmetse güzel ülkemde böyle değil. Değişeceğede benzemiyor. Konumuza dönecek olursak halkımızda yerleşmiş olan bu okuyup devlet kapısında bir iş sahibi olma fikri son krizle birlikte dahada artmış durumda. Ne kadar başarılı olduğu ve yıllarını çalışmakta olduğu şirkete vermiş olan meslek sahipleri bile işsiz kaldı özel sektörde. Bu durum elbette salla başını al maaşını zihniyetini körüklemekte. İşin rahatlığı ve başaramama durumlarında sorun yaşamama garantiside cabası.

Mezuniyetimin yazında Türk Telekom ile iş görüşmesini beklemek dışında işsiz kalmamış birisi olarak ne kadar uğraşsamda empati kuramadığım belkide kurmak istemediğim bir durum işsiz kalmak. Genç nüfüsümuzun 4 te 1 inin işsiz olduğunu düşününce sosyal bir patlama olmamasına şaşırıyorum doğrusu. Gerçi bunda yapılan araştırmalarda ülke insanımızın kendi geleceğini ülke geleceğinden daha parlak görmesinin bir payı olmalı. Nasıl böyle düşündüklerine galiba ülke batasa bile ben bir yerlerden yırtarım olmalı. Eee tabi birde kpss sınavı var, hemde her sene. İşsizlere oyalanacak sosyal bir tepki üretmekten alakoyacak bir çıkar yol. Devleti bu başarısından ve uygulamasında dolayı kutlamak! lazım. Keza dershaneler de öyle. Büyük bir istihdam oluşturmakta. Aynı zamanda kayıt dışı istihdamda öyle. Vergi almıyor ama sosyal patlamanın önüne geçmiş oluyor devlet.

Ayrıca ara sırada çıkıp TOBB üyesi her şirket alsa bir işçi ne kadar düşeceğinden bahsediyor Başbakanımız işsizliğin. Aslında her TOBB üyesi 3 işçi alsa işsizliğin biteceğini ya bilmiyor yada asıl bombayı başka zamana saklıyor. Bu kouda Başbakanımıza verilecek çok tavsiye var elbette. İşsizlik sorunu yazısı baya yardımcı olabilir, öneririz.

Tamam devletin görevi vatandaşlarına iş bulmak değil. Ama girişimcilerin yani özel teşebbüslerin ihtiyaç duyduğu ortamı kurmak zorunda. Kaç senedir mikro reformlar askıda bekliyor. Avrupa uyum yasalarıda aynı. Evet değiştirmemiz lazım bu anyasayı ama böyle gündemi meşgul etmek ve horlanmış, dışlanmış veya engel görmüş moduna kendini sokmak için kullanılmamalı. Buradan sakın AK Parti düşmenıymışım gibi algılanmasın. Bu söylediklerimden sonrada yandaşı olduğum sonucuna varılmaması gerektiği gibi. AK Partinin yapmış olduğu onlarca yararlı değişikliğide ayakta alkışlıyorum. Ama eleştirmemiz gereken ve eksik yada yanlış gördüğümüz konularada hiç çekinmeden değiniyorum.

Sonuç olarak devletimizden beklediğimiz; kobiler için gerekli düzelemeleri yapması, yeni girişimcilerin kredi bulabilmesi için gerekli ortamın oluşturulması, Ar-Ge konusunda daha verimli bir sistemin geliştirilmesi ( eğitim ), kredi imkanlarının kolaylaştırılması ve özellikle bankacılık sisteminin ayak bağları olan SPK. BDDK gibi kurumların işleyişini düzenlemesi, kayıt dışının azaltılması aklıma gelen birkaç örnek. Özetle mikro reformların gerçekleştirilmesi. Varsın sonra Başbakanımız gündemi ne ile istediği kıvama getiriyorsa getirsin. Yoksa Böbrek satmak istiyorum tarzı haberlerin artması içten bile değil.

Bilgilendirme

Eğitim ( Eğitim nedir_? ) yazılarımda sık sık değindiğim bir konu. Aklıselim her insan gibi bizde ülkemizin sorunlarının büyük kısmının çözümünün geçmek zorunda olduğu güzergahta eğitiminde olduğunu düşünüyoruz. Eğitim o kadar konuyla ilişkili ki, son yazımda da belirttiğim gibi diğer milletleri ve ülkeleri sevmemizim altında ki nedenlerden birisini dahi oluşturuyor.

Ülkemizde sürdürülen eğitim konusunda yaptığımız hatalarımızdan birisi herşeyi devletten beklememiz. Maaşını düzenli olarak alan ve iş kaybı korkusu olmayan başarılı olup olmamak konusunda bir derdi çıkar yada zararı bulunmayan öğretmenlerimizle ne kadar verimli bir eğitim sistemine sahip olduğumuz ortada. Hep imkansızlıklardan bahseden öğretmen arkadaşlara verilecek en güzel cevap Esther Duflo'nun yaptığı araştırmadır. Tek öğetmen olan 70 tane okula bir öğretmen daha tahsis ediliyor Kenya da ve ne oluyor dersiniz. Öğrencilerin başarısı artıyor, öğrenci başına öğretmen sayısı artıyor, bire bir eğitim oranı yükseliyor diye düşünürsünüz diğmi. Ama olmuyor. Bir öğretmen derse giriyor diğeri yan gelip yatıyor. Deneysel Ekonomi ve Uygulama Alanları başlıklı yazıda detaylar mevcut. Kimse bizde öyle olmaz demesin. Bu yüzden devletten düzenin işleyişini ve devamlılığını sağlamak dışında hiç bir şey beklemememiz gerektiğini artık öğrenmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor.

Eğitim evet verilmesi ve alınması gereken bir hizmettir. Bu hizmeti özelleştirirsiniz yada bizde olduğu gibi devletleştirirsiniz orasını tartışırız. Ama kendi kendimize öğrenmeyide öğrenmeliyiz. Öğrenmenin yaşı yoktur atalarımızın konu hakkında ki düşündüklerini ifade etmekte. Zaten özel sektörde çalışan birisinin kendisini yenileme gereksinimi günümüz şartlarında apaçık ortada. Aksi durumda başına geleceklerde.

Şimdiye kadar eğitim sistemi ve kişinin kendini eğitmesinden bahsettim yani devletin ve kişinin sorumluluklarından. Ama özel teşebbüslerin ve şirketlerinde sorumlulukları yokmudur_? Kastım eğitim sistemine bulunulması gereken katkı yani okul yaptırmak, maddi destekte bulunmak yada Baba beni okula gönder gibi sosyal projeler başlatmak değil. Evet bunlarda yapılmalı ama değinmek istediğim asıl konu hizmet verdiği alanda halkı bilinçlerdirmek, eğitmek. Mesela inşaat sektöründe ki bir şirket müşterilerine ev tercih ederken nelere dikkat etmesi gerektiğini aktarmalı. Sadece raporlar, fiyat, dış görünüş yada güvenilir bir şirket bir evi almak için yeterli olmamalı. Yada bir otomobil şirketi benzer şekilde halkı otomobil tercih ederken üstünde durması gereken hususlar konusunda bilgilendirmelidir. Ve bu hizmeti sadece alıcı olan kişilere değil, toplumun geneline yapmalıdır. Konuyla alakalı olarak Bankalar Gençleri Yatırım ve Birikim Konusunda Neden Bilgilendirmiyor_? yazısında toplumumuzu yatırım ve tasarruf gibi konularda bankacılık sektörünün neden bilgilendirmediği tartışılıyor. Okunmaya değer bir yazı.

Sonuç olarak eğitim önümüzde duran sorunların büyük kısmının anahtarı. Ama öncelikle eğitim kendisi bir sorun. Konuyla alakalı yükümlülükleri olanları ve çözüm önerilerimizi yukarıda sıraladık. Bizden şimdilik bu kadar.

23 Nisan 2010 Cuma

Biz Kimseyi Sevemeyiz

Hayatın bazen çok basit kurallar içerdiğini görürüz. Çok karmaşık olduğunu idda ettiğimiz yaşamın böyle yönlerinin olması şaşırtır çoğumuzu. Bazılarımızda bu durumu her daim uygulamaktadır ama bu uygulamanın farkında değildir. Bugün bu uygulamalardan birisinden yola çıkarak Türkler Kimseyi Sevmiyor haberinin sebeplerini açıklamaya çalışacağım.

Taa gerilere gitmek istiyorum, Cumhuriyet dönemine. 1. dünya savaşını kaybeden tarafta olan Osmanlı İmparatorluğu itilaf devletlerinin işgaline uğramıştır. Savaş döneminde hükümet Enver Paşa da, padişahlık koltuğu VI. Mehmet Vahidettin de, askeri yönetim Talat Paşadaydı. Rusyanın sıcak denizlere inme isteğinden doğan işgal ihtimalinden korkan ve eski şaşaalı günlerine dönme hayalinde olan bu yönetim kadrosu Osmanlıyı sonucu işgalle biten bir sürecin içine sokmuştur. Çanakkale muhaberesinde, Trablusgarpta, Balkanlarda ve Afrikada gösterilen direniş ve savunma aslında günümüzde ki bizim olmayan ama iliğimize kadar hissettiğimiz kriz gibi kendi cephelerimizde kaybetmediğimiz bir savaşı ittifak kuvvetlerinin kaybetmesi sonucu yenilmiş ilan edildik. Sonrasında iç dinamiklerimizin ve muhalefetler sonucu oluşan yönetim zaafiyetleri ve Wilson ilkeleri gibi gelişmeler bizi muhtemel sonuca daha hızlı bir şekilde sürükledi. Serv antlaşması ve sonrasında Atatürkün önderliğinde gerçekleştirdiğimiz direniş ve Türkiye Cumhuriyetini kurma sürecimiz gerçekleşti. O dönemin kısa bir özetini vermeye çalıştım.

Devamına gelince cumhuriyeti yeni kurmuşsunuz ve halkınızın %89 u okur yazar değil, halen bu ülkenin %7,68 i okur-yazar değil onuda belirtmek isterim. Diğer bütün reformlar gibi eğitim alanında yapılan devrimde çok önemlidir bu sebetten ötürü. Ülkenin eğitim durumu böyle iken siz insanlara nasıl ulaşacaksınız. Günümüzde ki gibi internet, televizyon yada radyoda yok. Yani insanlara erişebileceğiniz bir ortam yok gibi. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarının bence en büyük eksiği budur. Hep dile getirilir öğrencilerimizi bile okullardan alıp çanakkale muhaberesine gönderdiğimiz. Savaşın öncüsü Almanya da bile böyle bir uygulamaya gitmemiştir ki savaş sonrasında toparlanmakta zorluk çekmesin. Bizim ülkemizde ise zaten düşük olan okur-yazar oranının üstüne birde bahsettiğimiz olaylar gerçekleşince yetişmiş ve yetişmekte olan eğitimli birey sayısında sıkıntılar ortaya çıkmış. Buda yeni nesillerin eğitiminde görev alacak olan kişilerin seçilmesini engellemiş ve sıradan kişiler bile gelecek nesiller üstünde hükümde bulunabilmiş.

Bunları neden anlatıyorum. Daima Atatürkten sonra yönetim zaafiyetinden ve yapılan yanlış uygulamalardan bahsedilir. Lakin kimse çıkıp Atatürkün bıraktığı eğitim ve gelişmişilik seviyesi konusunda bir açıklamada bulunmaz. Tamam grafikte de görüldüğü gibi Atatürk döneminde yüksek bir büyüme elde edilmiştir. Ama sonra ki dönemlerde de benzer büyüme oranlarına ulaşılabilmiştir. 1935 te okur yazarlık oranı halen çok düşük olan %20,4 seviyelerinde kalmıştır. Yani muasır medeniyetler seviyesine ulaşma iddaları pekte gerçekleştirilememiş. İnsanlar genel olarak eğitilememiş ve bu süreç 70 lere kadar böyle sürmüştür. Sonraki yıllarda yükselme eğiliminde ki eğitim seviyesi çığ etkisiyle ilerlemiş ve kısa bir sürede okur-yazar oranı çağında gereksinimlerinin tetiklemeleriyle yükselmiştir. Arada gerçekleşen Menderes dönemi ve darbenin etkilerini unutmamak gerekli bu arada. Onlarında toplumun gelişmesinde ve değişmesinde ki etkileri başlı başına bir tez konusudur. Demek oluyor ki toplumumuzda halen yaygın olan mahallein ve ailenin ilk öğrenim yeri olma özelliğinin sebeplerinden biriside budur. Eğitim imkanlarının kıtlığından kaynaklanan örf ve adetlerin öneminin artması. Halen okur-yazar olmama oranın yüksekliği ve bazı illerde örf ve adetlerin katı bir şekilde korunması bu alışkanlığın sürmekte olduğunun kanıtıdır.

Gelelim asıl konuya. Şimdi cumhuriyet yeni kurulmuş, saltanat kaldırılmış ve halifelik kaldırılacak, halkın pekte tanıdık olmadığı bir yönetim şekli uygulanmakta ve bu yeniliği anlatabileceğiniz ortam yok. Olsa bile anlayabilecek eğitim seviyesine sahip bir toplumunuz yok. Şeh Said ayaklanmasını, din elden gidiyor yaftalarını düşünürsek toplumun durumunu biraz daha anlayabiliriz. Şimdi ortam böyle iken insanlarda bir bilinç oluşturmanız gerekir. Bir öteki vermelisiniz insanlara. Bu dönemde saltanatın ve Osmanlı son döneminin kötülenmesinin sebebi budur. Abdülhamit'in bazılarına göre kahraman bazılarına göre hain olması gibi. Abdülhamit sonrası dönemi oluşturan İttihat ve Terakkinin yaptığıda budur. Yani toplumumuza bir öteki verilmiştir. Buda Talat ve Enver Pşalar ve VI. Mehmet Vahidettindir. Toplumun eğitim seviyesini ve gelişiminide düşününce kabul edilen böyle bir olgunun değişmesinin pekte kolay olmayacağı aşikar. Günümüzde halen birkaç kalem dışında bu fikirlerin değişmemiş olması buna örnek teşkil etmekte. Zaten tarihte yer almış milletlere baktığımızda daima bir öteki vardır. Türkler için Ortaasyada Çinliler, Anadoluda Bizans, Hiristiyanlar için Müslümanlar, Müslümalar için Hiristiyanlar, Müslümanlar kendi içinde Şii, sünni, Hiristiyanlar protestan, katolik gibi kartışlar oluşturmuştur. Yani insanlık sürekli bir öteki oluşturmuştur.

Atatürk sonrası döneme dair yönlendirilen suçlamalar şu konuda bence gayet haklı; yükselen eğitim seviyesi ve gelişen iletişim teknolojisiyle halka ulaşmakta oluşan uygun ortam kullanılamamıştır. Köy enstütülerin kaldırılması buna güzel bir örnektir. Tabi şu konularda da; askerlerin siyasete girmesi, 2. Dünya Savaşı dönemi izlenen iç ve dış politika, alınan ekonomik tedbirler ve uygulamalar vb. dönemin yönetimlerine yöneltilen eleştiriler haklıdır. Lakin bu eleştirilerin bir şekilde içinde bulunulan dönemin koşulları düşünülünce haksız olabileceği soncu çıkmakta. Çelişkili ifadeler kullanıyor gibiyim. Ama günümüzde nasıl ki hükümetlarimiz 200 milyar dolar ithalat, 130 milyar dolar ihracat yapan bir ülkenin yöneticileri olarak dışa bağımsız hareket edemiyorlarsa o dönemde de bu gibi kabul edilebilecek sebeplerin var olabileceğiniz söylemeye çalışıyorum. Konumuza dönersek ülkemizde yönetimlerin yaptığı en büyük yanlışlardan birisi halktan kopuk davranmış olmalarıdır. Halkı kapalı bir kutu gibi saklamaya ve gelişmeler ve değişimlerden uzak tutmaya çalışmışlardır. Bu durum genel olarak Osmanlıdan kalma bir miras gibidir. Kandilli rasathanesinin Kanuni döneminde kapatılması, müslüman halkın ticaretle uğraşmasının önüne dini engeller konulması örnek olarak gösterilebilir.

Eğitim konusunda sonuş olarak yapılmayanlar ve yapılıp yanlış olanlar bize içine kapanıklık konusunda kendi kendine yettiğini düşünen bir toplum vermiş durumda diyebiliriz. Bu durum diğer ülkelerin bize yaklaşımları ve bakış açıları konusunda bilindik fikirlerin ve bize verilen bilgilerin dışına çıkmamamızı ( ! ) sağlamıştır. Bu durumdan yarar sağlayanlar bellidir.

Eğitim konusundan sonra karşımıza ara ara bahsettiğimiz askerin siyasete karışması konusu çıkmakta. Atatürkün uygulamalarında benim eleştirdiğim başlıca konu budur. Evet kurtuluş savaşı birlikte kazanılmıştır, omuz omuza mücadele edilmiştir lakin askeri sistem ile politik sistem birbirinden farklı konulardır ve benzer uygulamalarla her ikisinde de başarılı olmanız mümkün değildir. Ki geçmişe baktığımızda bu görülmektedir. Bunun yanında sivil yönetimler her on yılda bir devrilmiştir. Devrilmeyenlerde 28 Şubat gibi ya ortaya çıkan yada bizim öğrenemediğimiz uyarılara maruz kalmışlardır. Bu farklı bir yazının konusu olsun. Benim asıl bahsetmek istediğim askerlerin ülke vatandaşları üstünde ki hegomanyasıdır. Nasıl oluyorsa 8 yıllık AK Parti döneminde yıllarca düşman bildiğimiz Suriye ile vizeler kalkıyor, Ortadoğuda bizi dinleyenler bu kadar artıyor. Yada kafkaslarda dostlarımızın sayısı çoğalıyor. En önemliside can düşmanımız Yünanistanla bu kadar samimi ilişkiler kurabiliyoruz. Sormadan edemiyorum. Onlarca sene hani Türkün Türkten başka dostu yoktu. Yada 3 tarafımız denizlerle, 4 tarafımızda düşmanlarla çevriliydi. Verilecek o kadar çok cevap, söylenecek o kadar çok söz var ki. İnsanın bu şekilde kaybedilen yıllar ve gençler için üzülmemesi elde değil.

Sonuç olarak araştırma doğruları yansıtmaktadır, evet biz hiç bir milleti kendimize dost görmüyoruz ve sevmiyoruz. Ama bu bize karşı yıllarca uygulanmış olan yönetim diktaları ve eğitim sistemimiz sonucunda oluşmuştur.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Yatırım

Yaşamımızda yapabileceğimiz en iyi yatırım nedir_? sorusu sık sık karşımıza çıkan bir sorudur. Ve herkesin verebileceği farklı cevapları vardır. Elbette bu cevaplar yoğun deneyimler sonucunda oluşmuş görüşlerdir ve hepside kendince haklıdır ve saygıyı hak etmekteler. Bu yüzden bu sorunun pekçok doğru cevabı vardır diyebiliriz.

Hayatımızda yapabileceğimiz en iyi yatırım konusunda benim cevabım ise; "eğitim" dir. En iyi yatırım nedir_? yazısı bu konuda benimle benzer bir yaklaşım içerisinde. Eğer yazıyı okursanız göreceksiniz ki eğitime yapılacak yatırımında belli bir zaman dilimi var ve bu zaman dilimi aşılmış ise yani tren kaçmışsa ne yapılabileceği de çok usta bir şekilde ifade edilmekte.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Kapitalim Nedir


Kapatalizm Nedir _?

Liberalizm



Liberalizm Nedir

Liberalizm


Liberalizm nedir

Gerçek Bağımsızlık

Türkiye Cumhuriyeti herkesinde bildiği gibi emperyalist güçlere karşı verilen zorlu bir mücadeleden sonra kurulmuştur. Bu uğurda feda edilen canlar ve mevcut zor şartlar altında yapılan fedakarlıklar anlatmakla bitmemektedir. Bu savaş bağımsız olmak ve esir olmak arasında yapılan tercihin neticesidir. Şehitlerimizi rahmetle anıyor, bu savaşta en küçük bir katkısı olana dahi ödeyemeyeceğimiz kadar büyük bir borcumuz olduğunu unutmamamız gerektiğini hatırlatmak istiyorum.

Lakin kurulmuş olan bu bağımsızlık simgesinin nasıl yönetildiği ve yapılan onca fedakarlıktan sonra çıkarlar uğruna verilmiş yanlış kararlara yapılması gereken haklı bir itiraz hakkımız olduğunu düşünüyorum. Bu gruba Atatürkü de dahil ettiğimde çoğu dostum gibi bu satırları okuyanların çoğunluğununda tepki göstereceğinden eminim. Evet seçme ve seçilme hakkı verilmiş bu topluma ama onlarca sene tek parti yönetmiş ülkeyi. Devletçilik ve devlet adı altında özel teşebbüslerin önü kesilmiş gelişme ve halk devlete bağlanmak zorunda bırakılmıştır. Sonrasında Atatürk'ün en çok eleştirdiğim yönü olan askerlerin siyesete girmesine izin vermesi durumu söz konusu ki bu sorun günümüze kadar etkili olmuş ve Ergenekon adı altında temizlenmeye çalışıldığı idda edilmektedir. Atatürk döneminden sonrada işler değişmemiş; İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit ....en nihayetinde Erdoğan. Eliştirilecek o kadar çok yönleri var ki bu blog yetmez. Elbette bunun yanında yaptıkları onlarca yararlı uygulamlarıda var. Ama onları görmemizi engelleyen hataları çok daha fazla fazla. Ve bu sistemin baştan kokmuş bir balık olduğunu, öyle ilerlemiş ve ilerlemekte olduğunu görelim artık.
Bizi eğitmeyin artık,çünkü biz sizin değil,bu milletin hizmetkarı ve onun tarihsel mirasının bekçileriyiz.Biz kefen değil,gerçekten bağımsız bir Türkiye'ye uyandığımız o bayram günler için bayramlıklar istiyoruz.
Bu sözler Face B.kumuzu Çıkarmadan başlıklı yazının sonuç kısmını oluşturmakta. Yazı ülkemiz için geçerli tespitler içermekte. Bu tarz yazılar yazacak kişileri yetiştirebilen bu sistemi eleştirmek ne kadar haklı bilmiyorum ama bu tarz yetişkin sayısını artırabileceğimizi bilmekte eleştirmek için sebeptir bence.

Çocuk İşçiler

Çocuk işçiler konusuna değinirken iki ana başlık altında çalışacım. İlki bildiğimiz iş gücü, diğeri çocuğumuza yaptığımız yarış atı muamelesi.


Yanda ki tablo TUİK in Çocuk İşgücü Anketi Sonuçlarıdır. Kayıt altında ki işgücümüzün sorunlarını düşününce mevcut iyileşme bir nebze olsun iyi hissetmemizi sağlıyor. Gerçi kriz döneminde bu durumun nasıl geliştiğini görebilsek daha doğru bir yorum yapabilirdik. Zira geçmiş kriz dönemlerinde hem çocuk hemde yetişkin işçilerin çalışma şartları kötüye gitmiştir. İstihdam azalmış olabilir ama mevcut çalışanlarında çalışma saatlerinin arttırılması, şartların kötüleştirilmesi gibi uygulamalara maruz kalmışlardır.

Toplulumuzda evvel yıllarda yetişkinler tarafından ya okursun yada sanayiye gönderirim seni tehtidi ve uygulaması yapılırdı. Çocuk bari bir meslek öğrensin denirdi eğer kafası okuyacak kadar çalışmadığı düşünülüyorsa. Yada köylerde çobancılık yaparsın bak denirdi.

Günümüzde ne çobancılık kaldı tehtit etmek için gençleri nede sanayii işçiliği. Artık herkes ya üniversite mezunu olmaya çalışıyor yada bir fabrikada işçi olup emekliliğini garanti altına almak.

Buda bizi zaten eksik olan ara eleman sıkıntısı konusunda dahada kötüye götürmekte. Ben bir mühendis olarak teknik bilgim konusunda şüphe etmem. Lakin benim bildiklerimi uygulamak için teknik liselerden ve çıraklıktan yetişme arkadaşlara ihtiyaç duyarım. Ne ben onlarsız nede onlar bensiz pek bir anlam ifade ederler.

Yani yükselen milli gelirle birlikte çocuk istihdamı yukarıda ki araştırmanında gösterdiği gibi azalmıştır. Lakin bu gelişmeyi dahada olumlu bir şekle sokamadık.

Gelelim ikinci başlığa; yarış atına döndürdüğümüz çocuklarımız. Funda Özkan'ın bugünkü yazısının son bölümü bu konuyla alakalı, okumanızı tavsiye ederim.

Yazıda da belirtildiği gibi kriz dönemlerinde çalışma saatlerinde artışlar olmuş ve bu artışlar zaman içerisinde tepkiler çekmiş ve sonucada ulaşmışlar. Günümüzde çoğu gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde haftalık çalışma saatleri 40 saat solaylarındadır. Eğer bu süreyi arttırmaya kalkarsanız ne ile karşılaşacağınızı biliyor olmalısınız. Zira TEKEL işçilerinin eylemleri ortada.

Lakin hiç düşündünüzmü çocuklarımızın haftada kaç saat bizim istediğimiz şeylere zaman harcadıklarını. Okul, dershane, ödev, özel ders, kurslar, etütler, eğitim gezileri ...vb. İlk anda aklıma gelenler bunlar. Şimdi bir hesap yapsak, en az çalışan çocuğun bile haftada 100 saatin altında bir programı yoktur.

Biz sürekli eğitim sisteminden yada bize dikte edilen uygulamalardan bahsediyoruz ya, bıraklım bunları lütfen. Önce kendimize çeki düzen verelim. Ve bunu yansıtacağımız ilk uygulamada çocuğumuz olsun. Onları ne gerçekleştiremediğimiz hayellerin peşinden sürükleyelim nede yarış atlarına dönüştürelim. Son söz olarak Metin Münir'ün bir babanın kendine ve çocuğuna yapabileceği en büyük kötülüğü anlatan Bir Zengin Evladının Mutsuz Hayatı yazısını öneriyorum.

13 Nisan 2010 Salı

Öteki 2

Dünya bir zamanlar iki kutuptan oluşmakta idi. Sosyalizm ve kapitalizm blokları. Gelişen olaylar sosyalist düzenin devam etmesine olanak vermeyince tek kutuplu bir dünya kaldı elimizde ve yıllardır en büyük sorunumuzun bu olduğu dile getirilir sık sık. Yani karşıtı olmayan bir gücün tehlikesi. Ötekisi olmayan bir kaynağın tesir alanının ve etkisinin boyutları. Dünya siyasetide hayatımızda ki diğer herşey gibi ötekileri ile yapılıyor buradan da anlaşılacağı gibi.

Herşey karşıtı ile vardır zaten. Acı-tatlı, sıcak-soğuk, iyi-kötü gibi. Acıyı bilmemizi sağlayan tatlıdır aslında kötüyüde iyiye göre belirlediğimiz gibi. Tatlı olmasa acının artık bir anlamı olmaz. Yine aynı şeydir yani fiziksel olarak. Ama zihnimizde bıraktığı iz, o çok farklıdır artık. Tıpki iyiyide kötü ile tanımladığımız gibi. Bu hayatta herşeyin bir karşıtı vardır yani.

İlk yazımda da belirttiğim gibi bunun başlıca sebebi kendimize bir dayanak noktası oluşturmaktır. Nasıl acı olmadan tatlıda olmazsa karşılaştırabileceğimiz hayatlar olmazsa bizimkisininde pek anlamı olmaz. Umarım bu zamanla değişir ve herkes kendi hayatını yaşamaya başlar. Yada siz şimdiden öyle yapıyorsunuzdur.


Nereden Nereye

"Azeriden Malını, Türkten Karını, Çeçenden Canını Koru" duyalı baya zaman geçtiği için net bir şekilde hatırlamıyorum ama galiba Kazakistan da söylenen bir söz. Şimdi Azeriler petrolle zenginleştiler ve çoğu konuda eski günlerinden uzaklar, Türkler bahsedilen konuda aynı olmalılar, ve asıl konumuz Çeçenlerin son durumu. Geçen ay içerisinde Rusya metrosuna yapılan saldırıyı dikkate almaz isek çoğu direnişin örnek aldığı Çeçen Mücadelesi yok oldu denilebilir.

Bir zamanların özgürlük savaşçısı milletinin son durumu ortada. Yaşam ne kadar acımasız olursa olsun, kişi nasıl bir yaşam süreceğine kendisi karar verir. İster mücadele eder, isterse de verilenle yetinir.

A.B.D.R.T

Türkiye olarak nasıl bir yönetim şeklini istiyoruz yada benimsiyoruz artık bir karar vermeliyiz. sosyalist olacaksak sosyalist, kapitalist olacaksak kapitalist, kominist olmak istiyorsak kominist olalım. Yok biz bunları değil bu toplum yapılarından istediğimiz nüveleri seçip kendimize uygun yeni bir yaşam şekli oluşturalım diyorsak oda olur. Ama artık bir yerlerden başlamak lazım.

Hem serbest piyasa diyeceksiniz hemde merkez bankasına karışacaksınız. Hem bağımsız sermaye diyeceksiniz hemde teşvik vereceksiniz. Hem özelleştirme diyeceksiniz hem TEKEL işçileri meselesini böyle bir şekle bürünmesine neden olacaksınız. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ve hepsi Beyazıt ÖZTÜRK'ün tiplemesine benziyor. Hani vardı ya bir piskopat tipleme; koşmak istiyorum ama terlemek istemiyorum, yanıma gelmeni istiyorum ama yaklaşmanı değil. İşte bizde de sistem bu şekilde eğilip bükülüp ne idüğü belirsiz bir hal almakta.

Konuyla alakalı TRT ve açılım başlıklı yazıyı kutluyoruz. Söylenmesi gerekenleri güzel bir dille söylemiş. Fazla sözede gerek yok zaten.

Bilinçli Tüketici Kimdir_?

İnsan ihtiyaçlarını giderebilmek için sürekli bir alış-veriş içerisindedir. Eğer aldığı bir ürün ise verdiği genelde para olur, bu parayıda kendi verdiği üründen yada emekten kazanır. Kazandığı para satın alabileceği ürün yada emeği belirler. Ve herkes eşit miktarda para kazanamayacağı için alınacak ürünler kişiden kişiye değişir.

Zaten kazandığın miktarı ihtiyaçlarına en uygun şekilde kullanmak bilinçli bir tüketici olmak demektir. Bilinçli tüketici nedir yazısı ne zaman ve nasıl alışveriş yapabileceğimiz konusunda bilgiler vermekte.

Kapitalizmin en kötü yönü belkide bu durumun tersini besliyor olmasıdır. Yani çeşitli reklam vb yöntemlerle ihtiyaçları değilde özenti ürünleri almaya teşvik etmesi. Gerçi zorlama içermediği için özgür irade karar vermiş oluyor. Lakin ülkemizde ceptelefonu gibi belli ürünlere olan gereğinden fazla ilgi zorlama içermesede nasıl bir ortam yaratılabileceğine örnek teşkil etmekte. Asgari ücretle çalışan birisinin elinde bile 500 milyonluk yada o civarlarda ki fiyatlarda telefonlara rastlayabilirsiniz. Ve bu kişi belkide o telefonun çoğu özelliğini kullanmasını bile bilmez.

O halde sorun tasarruf, bilinçli tüketici ve ekonomi yapmak gibi meziyetleri kişiye ne kadar verebildiğimiz bağlı. Yani dönüp-dolaşıp geldiğimiz nokta yine EĞİTİM olmakta. Oda başka bir yazının konusu olsun.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Yorumsuz

Sitede şu tarz yazılarda yazmak niyetindeyim. Sadece haberin linkini verip yorum eklemeyeceğim.

Cami şeklinde hedef tahtasu kızdırdı

Dernekler, odalar, sandıklar, ....

18.08.2008 de Konya bakkallar, bayiler ve kuruyemişciler odası: seminer notları yazısında Ekonomitürk yazarlarından İzlanimlerin konuyla alakalı bir habere istinaden değindiği dernekler ve odalar mevzusuna bende Poliste benzin, mazot satacak haberine dayanarak birşeyler söylemek istiyorum.

Öncelikle bu dernekler ve odalarda ne kadar para dönüyor aklım almamaya başladı. Herhangi bir ilin bakkal, bayii ve kuruyemiş odası 5 yıldızlı bir otelde toplantı yapabiliyor. Yada polis teşkilatı petrol dağıtım işine girmeye niyet ediyor. Büyük meblalar olduğu açık.

Burada mühim olan bu odaların, sandıkların yada derneklerin her ne ise işte amaçlarının dışına çıkıyor görünmesi. Konu ile ilgili bilgim yok ama bence POLSAN gibi bir yapılanmanın amacı polislerin iş hayatlarında ki kötü şartlarını iyileştirmek için çaba harcamak, haklarını savunmalarında yardımcı olmak, teşkilatın belli bir duruş sergileyebilmesi için otokontrol yapmak, polis lojmanları konusunda fikir ve proje üretmek gibi konular olmalıdır, petrol dağıtım işine girmek değil. Bunun polis arkadaşlara ne yararı olacak sorusunun doyurucu bir cevabı ne yazık ki yok.

Gerçi yarar sağlayan teşkilat çalışanları olacaktır ama bu konuda biz bilgilendirilirmiyiz bilmiyorum. Neyse çok dağıtmayalım konuyu. Bu tarz örgütlenmeler bence ya baştan neler yapmak istediklerini belirtmeli yada asli görevlerini yaptıktan sonra farklı alanlarda boy göstermeliler.

11 Nisan 2010 Pazar

Gelecek ne ile gelecek_!

Yaşam kendi içerisinde bir dengeye sahiptir ve bu dengeyi bozsanız bile zamanla onu eski halina getirir. Eşitlik yazımda bu konuya biraz değinmiştim. Ve geleceğin sıradışı meslekleri haberi fikirlerimizi destekler nitelikte. Elektronik mühendisi cilt bakım uzmanı yazısı konuyla alakalı düşündürücü bir olay aktarmakta ve ilginç fikirler içermekte.

Günümüzde ihtiyaç duyulan ve rabet gören meslekler gelecekte pekte ilgi çekmeyeceğe benzemekte. Zira listede mühendislikler veya tıbbın pekçok alanı yer almamakta.

Teknolojik gelişmelerle birlikte yaşam ihtiyaçlarını belirler ve ona göre yolunu çizer. Yani yaşam kendi dengesini oluşturur. Jurassic Park filminde de buna benzer bir söz geçmekteydi; "Yaşam bir yolunu bulur"du yanlış hatırlamıyorsam. Dinazorların çiftleşmesini engellemek için alınmış olan tek cinsin doğaya bırakılması önlemi ile ilgili. Ve yaşam bir yolunu buluyordu. Çoğumuzun bildiği gibi dinazorlar çiftleşmeyi başarıyorlardı. Bozulmaya çalışılan düzenin nasıl kendi içerisinde otokontrole sahip olduğuna güzel bir örnek.

Gelelim sonuca; henüz meslek tercihi yapmamış olan arkadaşlar bu gelişmeleri ve haberleri dikkate almalılar. Bugün değilde mezun olduklarında ve iş yaşam sürelerinde ihtiyaç duyulacak alanlara yönelmeliler. Bizim gibi iş hayatında pek yol almamış olanlarda fırsatları kollamalı.Bakarsınız alan değiştirmişiz. Daha eskilerde artık ne yapacaklarını o kadar deneyimden sonra kendileri rahatlıkla karar verebilirler.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Hadi Köye Geri Dönelim Mİ_??

Sitede henüz kendimden pek bahsetmedim. Bu durumun sebebi zaman içerisinde yazılarımla ve görüşlerimle belirtmek istememdi. Biraz bahsetmek istiyorum, ben Ege bölgesinin ücra bir köyünde büyüdüm. Sonra ortaokul ve lise için taşımalı eğitimle ilçeye, ilçede ki anadolu lisesine gittim. Lisenin son senesinde de şehir merkezinde ki dershaneyle ve şehir kalabalıklıklarıyla tanıştım. Sonra üniversite diye sürüp gitmekte. Şimdilik bu kadar detay yeterli. Bunları anlatma nedenime gelince Modern zaman parodoksu yazısı.

Verdiğim likten bahsedersek, insannın neden şehrin gerginliğini, sorunlarını yada çapraşıklıklarını çektiği, şehir dışında bir ev sahibi olmanın maddi zorluklarını ve bu evleri ne kadar çok şehirlinin istediğine değiniyor. Ve neden böyle yapıyoruz ki diyor. Köyümüze geri dönsek zaten sahip olmak istediğimiz bu şartlar orada mevcut diyor.

Bir balıkçı hikayesi vardır. Balık tutmakta olan orta yaşlı birisinin yanına gelen, şehirden bıkıp haftasonunu balık tutarak geçirip sakinleşmek isteyen, iş adamı ona ne kadar balık tuttuğunu, balıkları nereye sattığını felan sorar. Daha çok balık tutmak için bir tekne almasını, kredi kullanıp çevresindeki baıkçılardan da balık alıp onları satarak para kazanmasını söyler. Sonra işlerini büyütmesini ve bu işi şirketleşmeye götürmesini tavsiye eder. Borsaya felan açıl biraz daha büyüyünce de şirketi satıp, bir balıkçı köyüne yerleşip balık tutarsın der. Balıkçı adamın suratına manalı manalı bakar ve "Şu anda zaten onu yapıyorum" der. Kıssadan hisse insan topraktan geldi, toprağa döner.

Köyde büyümüş ve şehirde yaşayan birisi olarak köyün şartları ve ortamı ile şehrin şartlarını ve ortamını iyi bilirim. Mükayese ederek başlamak istiyorum. Şehirde de elektrik, su, telefon ( olmayan birçok köy var halen ama ceptelefonları sağolsun ), tv uydu yayını ( Kablolu bulamayacağınızı söylememe gerek yok galiba ) var, köyde de. Tabi bu sistemlerde meydana gelen bir arızanın giderilme süresi içerisinde soru işaretleri barındırır. Benim köyüm şanslı, internette var ama birçoğu öyle değil. Doğalgaz hiçbir köyde yoktur. Isınma başlı başına bir derttir. Günlük yayınların geldiği çok az köy vardır, devede kulak misali. Kitap yada kitapçı bulmayı ummak yanlış olacaktır. Evler, linkteki yazıda da belirtildiği gibi az odalı ve küçüktür. İstediğiniz herhangi bir yere gitmek için ya aracınız olmalıdır yada yüksek şansınız. Birde yoldan geçen araçları durdurabilme yeteneği işe yarar. Yani toplu taşıma aracı bulmak baya zor. Benim köyümden ilçe pazarına her perşembe giden dolmuşlar olurdu o kadar. Onlarda vergi kaçıran sistemlerdi ama orasını hiç sormayın :=)). Gerçi taşımalı eğitim ile birlikte köyümde ki okula köyde kalmak istemeyen öğretmenleri ilçeden getirip-götüren bir servis vardı, oda büyük bir lutuftu bizler için. Sinema, tiyatro gibi etkinlikler elbette hiçbir köyde yok. Alış-veriş merkezi olarak size son kullanma tarihi geçmiş ürünler dahi satabilecek ama bunu genelde bilmeden yapan köy bakkallarını sunmaktan gurur duyarım. Aklıma gelenler bunlar.

Elbette temiz havasını, doğal ürünlerini, sakin ortamını, sıcak muhabbetlerini, komşu ziyaretlerini, dünya sıkıntılarını ürünlerin ve havaların durumuna indirgeyen zihniyeti, tatlı rekabetleri, toprak sahada top oynamayı, gelecek kaygısından uzak çocukluğu, sevgilinin bir bakışını yakalamak için harcanan emekleri, soba başı kültürünü, düğünlerini, eğlencelerini, toprağa basma hissini, yağmur kokusunu ve bunun gibi sadece köyde yaşayabileceğiniz onlarca duygudan da bahsetmek gerekli elbette.

Yukarıda saydıklarımız iki farklı yerleşkenin genel olarak fiziksel özellikleriydi. Ama olayın bide insan ne için yaşar sorusuna verilen cevap kısmı var. Baltalamak konuyla alakalı bir yazımızdı. Bilmenin ve yükselmenin insan için önemini unutmamak gerekli. Çoğumuz müslüman olduğu için bu konuyada giriyorum, Kuran-ı Kerim in ilk ayeti OKU der. Benim bu konuda ki yorumum çalış ve öğren, öğren ve sorgula, sorgula ve geliştirdir. Yani diyelim ki bugün hepimiz köye ve köy yaşantısına geri dönkük, insan olmanın doğası gereği biz belli bir zaman sonra yine benzeri bir sistemi oluştururuz. Bu arada unutmadan değinmek isterim; bu kadar kalabalık bir dünyayı köyde barındırabileceğimizi düşünmek yanlış olmaz mı_? Neyse biz konuya devam edelim.

Ve gelelim asıl konuya. Sık sık bahsettiğimiz gibi insan var olma hırsına sahiptir. Topluluk içinde diğerlerinden ayrılmak ve gözükmek için uğraşır. Sanatçı olur, olmazsa olmuş gibi yapar ve rezil olur. Sporcu olur, bilim adamı olur, işinin ehli olur, zengin olur, atar-tutar adam olur, hiçbirşey olamazsada radikal olur. Varlığını sürdürmek ve ön plana çıkmak için uğraşır. Bu da köyde olmaz. Olursada daha öncede değindiğimiz gibi tekrar mevcut sistemin bir benzerini yaratarak olur.

Yani ne yaparsak yapalım, insan beynini ve hayalgücünü köyün sığ yapısına sığdırmak nerede ise imkansızdır. Ama bu demek değildir ki köyün eşsiz güzelliklerinden ve imkanlarından vazgeçeceğiz. Hem şehirde yaşamayı hemde köyde sefa sürmeyi bilmek lazım. Mesela ben önümüzde ki hafta 5 gün süreyle köyümdeyim. Gidecek bir köyü olayanların vay haline...

9 Nisan 2010 Cuma

Zamanda Yolculuk mu Dediniz_? 3

Zamanda yolculuk yazılarımıza devam ediyoruz. Yeni katıldı iseniz aramıza 1 ve 2 yi okuyarak başlayabilirsiniz.
Arakdaşımızın ölmesi algısal bir konudur dedik. Yani bilmiyorsak ölmüş olabilirde olmayabilirde. Schrödinger'in Kedisi deneyini bilenler anlayacaktır. Kapalı bir kutu içerisinde olan kedi kutuyu açıp bakıncaya kadar ölüde olabilir canlıda. Bu deney quantum fiziğini anlatmak için kullanılmıştır. Herhangi bir zamanda bir parçacığın yerini belirleyemezsiniz taki çekirdeği parçalayıncaya kdar, o zamanda sistemi bozarsınız. Neyse deneyi incelersiniz.
Hayatımız algılardan oluşur dedik. Yani 2 yıl öncesinden bugüne kadar sürede ki olayları algılayışlarımızı değiştirirsek hayatı değiştirmiş oluruz. O kazayı engellersek arkadaşımız ölmez ve o andan itibaren yeni bir devir başlar. Peki bu başlangıç kimlere yansır. Beynimiz sadece bizim algılarımıza göre karar verir şu şartlarda. Ama sisteme yani bahsettiğimiz ortak zihne dahil olmuşsak artık o havuzdan besleniriz. Ve arkadaşımızın ölmemesi artık herkesin alısında yer alır. Bu arada günümüz bilgisayarlarının ( Bilgisayar Nedir_? ) bahsettiğimiz sistemi desteklemek için yetersiz olduklarından bahsetmeye elbette gerek yok.
Konuyu çok daha uzun ve detaylı hatta bilimsel olarakta açıklayabilirim. Ama burada değinmek istediğim asıl şey, yaratıcılıktı. Ve tabi fikirleriniz ne kadar gerçeklemesi zor gibi görünsede önemlidir ve paylaşılmalıdır. Çalışmakla başlamakta en önemlisi.

Öteki ......

Elif Şafak dünki Öteki Kadın yazısında çok önemli bir konuya değinmiş; hayatımızda ki ötekiler. Elif Şafak'ı okunmaya değer bir yazar olarak gördüğümü belirtmek isterim. Dünki yazısında da çok güzel tespitleri var. Ama sadece bir kadının başka bir kadına bakışından dem vurmuş.

Merak ediyoruz acaba “o kadın” bizden daha mı mutlu, daha mı şanslı, daha mı güzel, daha mı “daha”? sözleri aslında toplumun geneline uyarlanabilir. Komşunun evini merak edersin, seninkisinden daha mı güzel, mobilyaları dah mı yeni diye. Yan sınıfta ki öğrenciyi merak edersin dersleri nasıl, arkadaşları ile olan ilişkileri senden daha iyimi, sınav sonuçları, ailesinin maddi durumu hep merak konusudur ve senin için ötekidir. İş arkadaşının aldığı maaş, kaldığı semt, sorumluluklarını hep seninkiler ile karşılaştırırsın. Hep kendine bir öteki bulursun.
Bunun pek çok sebebi vardır. Başarısızlığında sende olmayan ötekinin şartlarını sebep gösterirsin. Senden kötü durumda olanlara bakarak kendini rahatlatırsın. Hayatını aslında ötekine göre şekillendirirsin. Bu yazıyı burada kesmek istiyorum ama bu konuya devam edeceğiz.

Fırsat

Her insanın karşısına yaşamı boyunca fırsatlar çıkar. Mühim olan bu fırsatları değerlendirmektir. Yaşlanınca yada orta yaşlarda kıraathanelerde kaçırılan fırsatların anlatılmasının bir anlamı yoktur. Herkesin bu konuda anlatacağı bir anısı illa vardır aslında. Patronun kızı en sık dile getirilendir belkide ve en eğlencelisi. Ama biri var ki onu neden anlatırlar hiç anlamam, cesaret edemedik. Nasıl yani fırsat karşına çıktı ama sen cesaret edemedin ve gün geldi bunu birde çok matahmış gibi anlatıyorsun. Güler misin, ağlar mısın_??

Her neyse, eğer yazıyı buraya kadar okumuşsanız yaşamınız boyunca karşınıza çıkacak o ender fırsatlardan birisiyle karşı karşıyasınız demektir. Birileri sizi aramakta. Çok önemli bir projeye dahil etmek için. Talih kuşu sizin üstünüzde dolanmakta. Arkadaşların dediği gibi benden satış temsilcisi de olur galiba. Baya güzel tanıtım oldu. Ayrıntılar Bireysel Finans Projesine Katılımcı Arıyoruz yazısında. Değerlendirmeniz dileyiğle, bol şanslar...

8 Nisan 2010 Perşembe

Karar Zamanı


27 Mayıs 2009 da 7 askerimizin şahit olmasına neden olan mayınların MKE yapımı olduğu ve TSK komutanlarından birisinin emri ile döşendiği savcılık tarafından ortaya çıkarılmış. Olayın detayları 7 askeri şehit eden mayınlar TSK'ya ait haberinde verilmiş. Olay görevsizlik gerekçesiyle askeri yargıya intikal ettirilmiş. Sonucun ne olacak zaman içerisinde göreceğiz.
Benzer bir olay Elazığ ilçelerinden Karakoçan da gündeme gelmiş. Teğmen, pimini çektiği el bombasını askerlerden birisinin eline tutuşturmuş ve her nasılsa bomba patlamış 4 askerimiz şehit olmuştu. Teğmen 9 yıl gibi bir hapis cezasına çarptırıldı.
Yine benzer bir durum, 2009 temmuzunda Hakkarinin Yüksekova ilçesinde dikkatsizlikten dolayı mühimmat patlaması gerçekleşmiş ve 4 askerimiz şehit olmuş.
Bunun gibi haberlerin sayısını arttırmak pekte zor değil. İnternette yapılacak 30 dakikalık bir araştırma yeterli olacaktır. Şimdi sorulması gereken soru, TSK da neden bu derecede dikkatsizlik yada kişisel hata meydana gelmekte. Hataların her yerde gerçekleşen bir durum olduğu ama TSK'nın silahlı bir sistem olduğu için ölümlerin meydana geldiği söylenebilir. Ama polis sistemi de silah barındıran bir yapıdır ama bu tarz olaylar meydana gelmez. Bu durumun elbette askeri ve kişisel pek çok nedeni vardır. Ama benim dikkat çekmek istediğim alan kontrol mekanizması. Yani TSK'nın caydırıcılığı olan bir kontrol, teftiş ağı ne yazık ki yok. Ordumuzun ve özellikle erklerimizin de artık bir konuda karar vermeleri gerekmekte. Gerçekten gelişmiş bir orduya sahip olmak istiyormuyuz_?

Zamanda Yolculuk mu Dediniz _?? 2

Zamanda geçmişe gidebileceğimizi, o anı tekrar her detayına kadar yaşayabileceğimizi ve bunu o an orada olan insanların zihninden elde edeceğimizi zamanda yolculukmu dediniz_? adlı yazımızda anlatmıştık. Özetle tüm bilgileri bir havuzda topladık ve matrıx misali başımızabir alet takıp dahil olduğumuz bir sistem neticesinde istediğimiz geçmiş zamana gittik. Gitmiş olduğumuz zamanı video gibi izler olarak kabul etmek yerine çevremizde ki herşeyin var olduğunu var sayarsak o ana mudahale etme şansımız olur. Yani yanından geçtiğimiz arabaya dokunabilir, parktaki banka oturabilir yada denize taş atabiliriz. Günümüzde dahi pek çok oyun ve similasyon programı buna yakın bir ortam sunmakta. Eğer bunları kabul etmiyorsanız buradan sonrasını okumanız gereksiz olur.
Tüm bilgileri topladık ve verileri şekillendirdik. Sisteme dahil oldup 2 yıl öncesine gittik. O anki olay bir kaza durumu olsun, yakın bir arkadaşımızın başından geçen kaza. Kazadan birkaç dakika önce kaldırımda yüyürken aynı zamanda cep telefonu ile konuşan arkadaşımızı karşıya geçerken kendisine çarpacak olan araç konusunda uyardık. Ve o da karşıya geçmedi ve yaya yolundan yürümeye devam etti. Çok uçuk bir fikir gibi görünmekte diğmi_?
Aslında çok basit bir açıklaması var. Şimdi insan olayları algıladığı doğrultuda yaşamakta. Yani o an orada arkadaşına arabanın çarpması ve onun ölmesi algısal bir durum. Yani o haberi almasa idi kişi arkadaşının öldüğünü bilmeyecekti ve ona göre yaşayacaktı. Olaydan haberdar olması neticesinde olaya dahil oldu. Eğer öğrenmeseydi hayatında bu konuda bir değişiklik olmayacaktı.
Yani arkadaşı onun için yaşıyor olacaktı. Bu durumu şöyle açıklayabiliriz; 2 bir rakamdır ama onun ifade ettiği içerik 2 şeklinden çok farklıdır. Olay algısaldır. 2 kalıplaşmış evrensel bir şekildir. Her yerde farklı söylenir ( two, iki, zwei ) ama aynı şeyi ifade eder. Bunun gibi arkadaşın ölmesi algısal bir durumdur.
Burada akla gelen ilk soru peki ya ölen kişi gerimi gelecek. Devamı gelecek yazıda ....

7 Nisan 2010 Çarşamba

Ar-Ge mi, O da nesi_??


Araştırma-Geliştirme ( Ar-Ge ), Ar-Ge nedir yazısında da bahsedildiği gibi günümüz ekonomik yapısını oluşturan temel etmenlerdendir. Ülkeler arasında ki ticaretin boyutunu belirleyen kıstas miktardan ziyade katma değer içeriğidir. Geçmişden günümüze tarım ülkesi olarak nitelendirilen ve üretelim satarız politikasına maruz kalan ülkemiz son yıllarda değişen sisteme biraz daha angaje olmuştur. Katma değeri yüksek olan yazılım, taşıt vb ürünler ihracatında paylarını arttırmışlardır. Yaşanan ekonomik daralma sonucunda batma noktasına gelen Yunanistan ve bu duruma yakın olan ülkelerin ar-ge ye ayırdıkları payların oranı yanda ki grafikte yer almakta. Günümüzdeki duruma düşecekleri aslında o günlerden belliymiş.


İçinde bulunduğumuz durumu ele alınca, ülkemizinde bu grubun içerisinde olması pekte şaşırtıcı değil. Ar-Ge harcamalarının GSYİH oranını içeren grafik altta yer almakta. 2001 krizinde düşüş eğili gösterse de krizden sonra artışına devam etmekte. Bu ülkemiz için elbette güzel bir gelişme. Lakin ne kadar geride kaldığımızı ve kat etmek zorunda olduğumuz yolun içerdiği zorlukları değiştirmemekte. Zararın neresinden dönersek kardır da konuyu öetleyen bir atasözü.



Bu alanda üniversitelerimizin yada diğer özel teşebbüslerin örnek alması gereken modellerden birisi Silikon Vadisi dir. Ama öncelikli planımız ÇALIŞMAK olmalı.

6 Nisan 2010 Salı

Etik

Dün Galatasarayın Sivasspor deplasmanında oynadığı maçın son dakikalarında yediği gol sonrasında Baros un gülmesi cimboma gönül veren arkadaşlar arasında tepki görmesine neden olmuş. Haberin detayları Cimcom gol yedi Baros güldü olarak verilmekte.

Acaba barosun yaptığı etik mi_??

Maçı izlemedim, gülmesi basit bir gol olduğu içinde olabilir, son dakikada yendiği içinde. Mühim olan, yanlışta olsa tanıdığın bildiğin kişilerin yaptıklarına tepki göstermemek mi lazım. Sırf takım arkadaşı diye yaptığı yanlışa gözmü yummalı bir sporcu. Diyelim ki takım içi dayanışma için buna evet cevabını verdiniz. O halde soruyu hemen yöneltiyorum, peki herhangi bir üst düzey kişi yanlış yaptığı zaman aynı görüşteyiz diye oy verenleride mi tepki göstermeyecek. Soruşturma yürüten yetkili aynı taraftayız sorun yaratmayayım mı diyecek. Suç işleyen kişiyi komşum diye saklamak mı lazım. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Elbette spor ile siyaset yada yasaları karşılaştırmanın doğru olmadığını düşünebilirsiniz. Ama bende yünanistan örneğini veririm. Bunun bir algı olayı ve bütün olarak irdelenmesi gerekmekte. Ülkenin en saygın kuruluşları yalan yalnış rakamlar beyan etmişler. Siz artık kolay kolay bu ülkedekilere güveneilirmisiniz _?? O rakamları sadece bir kişi yada kurum incelemiyor, sadece Yunanistan yetkilileride incelemiyor. Avrupa Birliği üyesi olduğu için pek çok denetimden geçmekte bu veriler. Yani birilerinin göz yumması ile başlayan süreç nerelere kadar gitmiş.
Yani basit bir şey gibi görünen, hata yapmakta olan takım arkadaşına tepki göstermeme Galatasarayın önümüzde ki haftalarda da benzer sonuçlar almasına neden olabilir, ülke saygınlığının yitirilmesinede.

Örnek İnsan

Bundan bir-iki hafta önce şike skandalında şok tutuklamalar olarak servis edilen haberlerden sonra gündemde Rıdvan Dilmen göz altına alındı haberi yer almakta. Şimdi konumuz bu olaylara nasıl yaklaşıldığı. Gerçekleşen tutuklamaların sıradışı bir vaka olduğu için mi yoksa tutuklanan kişinin konumundan dolayı mı haber değeri kazandığı.
Bazen olayın içinde ki kişi olayın önüne geçebilmekte. Tarkan ile ilgili yaşanan uyuşturucu skandalı üstte veriğim haberlere ek olarak duruma güzel bir örnektir. Normalde haberin veriliş şekli uyuşturucu kullanılması ile ilgili olması gerekirken ön plana çıkarılan Tarkanın olayın içinde yer alıyor olmasıdır. Elbette ilgi görmek adına böyle yöntemlere başvurulabilir. Ama geri planda kalan olayların haber değeri göz ardı edilmemeli. Hem uyuşturu kullanmak hemde yasadışı telefon dinlenmesi irdelenmesi gereken konular olsa gerek. Yani olayı yüzeysel bir şekilde geçmekten ziyade derinlemesine incelemek yerinde olacaktır.
Ayrıca göz önünde bulunan ve üst düzey mevkilerde yer alan ( politikacılar hariç ) kişilerinde yanlış yapmalarının, yasaları dikkate almamalarının gerçekleşebilecek bir ihtimal olduğu kabul edilmelidir. Yünanistanda ki kriz hepimizinde bildiği gibi rakamlarla oynanması ve bunun gelenek haline getirilip düzenlemelere gidilmemesi sonucu patlak verdi. Yani hadi bizde olur deyip geçelim diyeceğim ama kendimize her daim örnek aldığımız! ve muasır olarak kabul ettiğimiz Avrupada da benzer bir durum mevcut. Yani adamların bizden farkı yok, böylesi durumlarda haberi magazinleştirmek dışında. Bizde bir anayasa değişikliği içerik dışında her konuyu tartışmaya açtı maşallah.
Nereye varmamız gerektiğine gelince, toplum olarak kontrol mekanızmamızı geliştirmemiz ve insan odaklı olan her konuda illa yanlışın ve saptırmanın yer alabileceğini kabul etmemizdir.

10 Miyar mı _??

Zengin olmanın pek çok yolu var. Şans oyunları, geleceği olan bir meslek yada iş seçmek, Ekonomitürk okumak yada tutumlu olup birikim yapmak ve bu birikimleri iyi değerlendirmek. Bunlardan herhangi birisini yada kendi özgün fikrinizi deneyeblirsiniz.
Ama kanımca varlık barışı ile bir seferde 10 milyar lira getiripte zengin olmazsınız. İsmini açıklamayan şahıs ile görüşmek ve bunu nasıl becerdiğini öğrenmeyi sizde istemezmiydiniz _??

5 Nisan 2010 Pazartesi

Baltalamak

Yaşamı boyunca çalıştı, çabaladı, boş durduğunu hiç görmedim derler bazı kişiler için. Acaba bunu çevrenizdekilerenden ne kadarına söyleyebiliyorsunuz. Yani bir insan gerçekten hayatı boyunca ilk günki şevkiyle çalışabilir mi_? Gününüzde böyle insanlar var mı halen_?
Genel olarak bu sorulara verilen cevaplar hayır oluyor. Bunun pek çok sebebi var. Öncelikle herhangi bir konuda söz sayibi olacak düzeye erişmek artık pekte kolay değil. Herhangi bir konu hakkında öğrenilmesi gereken mevcut o kadar çok detay var ki. Sadece konu ile alakalı olnalarda yetmiyor bazen, bu konuyla bağlantılı ve mevcut konunun sonuçlarını etkileyen alanlarda da bilgi sayibi olmak gerekli. Buda insanların kat etmesi gereken yolu uzattıkça uzatmakta. Sonuca gitmek, ürün elde etmek hiçte kolay değil. Bu durumda elbette kişinin öğrenme isteğinin ve enerjisinin azalmasına neden olmakta.
Diğer bir neden de kişinin bildiklerinin artması ile bir bencilleşme sürecine girmesi. Bildiklerinin insani duygular ile birleşmesi neticesinde büründüğü bu konuyla alakalı öğrenecek başka bilgi kalmadı durumu. Ama belli periyotlarla kendini yenileyen teknoloji gibi tüm bilimler ve alanlarda kendisini yenilemekte, yenilemek zorunda.
Bir başka neden de edinilen bilgiler ve deneyimlerin sonucu pozisyonların değişmesi ve yükselmek, üst düzey yönetici yada bilen kişi pozisyonuna geçmek. Artık geçilecek bir üst kalmayınca kişinin içinde ki hırsın, enerjinin kaybolma durumu. Bu hallerde de yeni bilgilere kendini kapatmak ile sonuçlanmakta.

Yani basit bir ifade ile bilmek ve yükselmek insanın hayata dair hırslarını ve enerjisini baltalamakta.

Bu arada konuyla bağdaşan Yükseldikçe Düşen Hayaller yazısını da okuyabilirsiniz.

4 Nisan 2010 Pazar

Zaman ve Algılayış

Zaman değişken bir yapıya sahiptir. Farklı ortam ve durumlarda farklı algılanabilir. Her daim verilen örneklerle başlarsak; çok güzel bir bayanın yanında geçirilen bir zaman ile sıcak bir kazanın içinde yada üstünde geçirilen zaman elbette karşılatırılamaz. Bize hissettirdiği, geçen süre olarak bizim algılarımız her iki durumda da farklılık gösterir. Yani burada aktarılan herkesinde bildiği gibi zor bir durumda olduğunda zaman geçmek bilmez ama iyi bir durumda isen, zamanı yakalayamazsın. Lakin çoğu öğrenci yada öğrencilik yapmış arakdaşın da katılacağı gibi, özellikle mühendislik fakülteleri için söylüyorum zaman o sınavlarda nasıl geçerdi öyle. Yani zor bir durumdayız zamanın çok yavaş ilerlemesi lazım normalde ama su gibi akardı. Birkaç sorudan ibaret olan sınavlar için verilen o uzun uzun zamanlar nasılda fark etmeden biter ve gözetmenin uyarıları ile kendimize gelirdik. Burada bir parantez açıp özel üniversiteler ve eğitim sistemimiz konusuna ileride sık sık değineceğimizi belirtmek istiyorum. Siz fırsatınız varsa bu konuyla alakalı türkiyede özel üniversiteler yazısını ve bu konuyla alakalı baya yazı içeren siteyi dolaşabilirsiniz.
Bazende iyi bir ortamda iken zaman geçmek bilmez. Mesela bir futbol karşılaşmasında önde olan takımın taraftarı iseyseniz, zamnın geçmesini ve takımınızın galip gelmesini istersiniz ama zaman geçmek bilmez. Ve siz son dakika golü yiyebilirisiniz.
Yani zamanın hızlı yada yavaş geçmesi tamamen algıya bağlı olan bir durum ve bu durumunda içinde bulunduğumuz şartlara bağlıdır. Konuyla alakalı olarak ileride Einstein ın fikir ve deneylerinden bahsedeceğiz. Hareketli bir uçakta ve karada yaşayan kardeşlerin arasında oluşacak yaş farkı yada dünya üzerinde herhangi bir deneyim mutlak sonuç vermeyeceği gibi.

2 Nisan 2010 Cuma

Gelecek Nasıl Değiştirilir_??

Başlık sizi yanıltmasın Zamanda Yolculuk mu Dediniz_?? yazısının devamı değil :=)). Eğitim Nedir? başlıklı yazıyı okuyunca insan geleceğini nasıl şekillendirebilir düşüncesinden dolayı yazmaktayım. Yazıda da belirtildiği gibi eğitim seviyesi ile işsizlik ters orantılı. Gerçi bu ülkemizde pekte öyle değil. Yani genç nüfusta ve üniversite mezunlarında azımsanamayacak derecelerde işsizlik var ( buraya TUİK verilerini aktarmak için bir araştırma yaptım ama yararlı bir sonuç edinemedim ). Bu durumun sebebi eğitim sistemimiz diyerek geçiştireceğim ama bu konuda ileride yazacak çok malzeme var. Yani devlet üniversiteleri neredeyse soyal devlet politikasına yakın bir sistemle yönetildikleri için her türlü bölüm öğrenci çekmekte. Gelecek ve iş kaygısı güdülmedem başlanılan ve bitirilen pek çok üniversite bölümü mevcut ( gerçi bazı akıllı arkadaşlarımız askerlikten kaçmak için böyle yöntemlerede başvurabiliyorlar onları saymıyoruz ).
Yani gelecek eğitim seviyemizi yükselterek değişecektir. Buda çalışmak ile olur.

Anın Tadı

Anın tadına varmalıyız. Yaşadığımız anın tadına. O anı bir daha yaşayamayacak olduğumuzu kavramakla başlamak gerekli. Üzücü hadiseler meydana gelmiş olabilir, bir daha hatırlamak istemeyeceğimiz bir olay yada, sevindirici gelişmelerin olabileceği gibi. Mühim olan bu iki durumunda bize farklı duygular tattırdığı ve bunların yaşanılası hisler olduğudur.
Nasıl acı yemekten hoşlanılıyor, limon sıkılınca daha çok beğeniyoruz çeşitli gıdaları yaşamda da üzücü, kötü duygular yer almalı. Sevdiklerimizzden ayrı olabiliriz mesela. Ama bu vesile ile onlara özlem duyarız. Ve bu duyguyu bize yaşatacak başka bir durum söz konusu değil. Yani özleyecek birilerimizin olmasının yanında bu duyguyuda yaşamak bir ayrıcalıktır.
Yaşam hislerden, hissetmekten ibarettir bir bakıma. Temel gıdaların dışında ki besinleri bize verdiği tat gibi hissiyatlar için alırız, daha iyi şartlar bize konforlu hissettridiğinden hedeflerimizdendir, yada eğlenmek için izleriz filmleri dizileri. Hepsinin sonucunda aldığımız haz ve tat yani hissiyattır. Burada tat derken tatlı değil kastım. Romantik bir film izler ve ağlarız ayrılmışsak sevgilimizden yada birbaşka sevdiğimizden. O anı yaşamak ve ağlamakta bir tatdır. Söylemeye çalıştığım işte o an.
Sürekli iyi haberler alan bir kişi düşünün. Başından herhangi bir talihsizlik geçmemiş ( buda nasıl olur bilmiyorum gerçi :=)) ). Böyle birisinin yaşamdan alacakları tek taraflı sadece sevinç içerikli olmaz mı_? Ne var bunda, ne güzel işte demeyin. Sadece tatlı yemeye, sadece komedi filmi izlemeye yada tek tür kitap okumaya mahkum olduğunuzu düşünün nasıl bir hayat olur..!
Sonuç olarak geçmişten günümüze gelmiş olan bir söze vardık gibi " elimizdekilerin değerini bilelim ". Ama ben buna birşeyler eklemekte ısrarcıyım; ELİNİZDE NE VARSA O MALZEMEYİ KULLANMAYI BİLİN. O duyguları bir daha tatma şansınız olmayabilir.

Zamanda Yolculuk mu Dediniz _??

Şu anı günümüz imkanları bir daha yaşayamayacak olduğumuz ortada. Ama benim bu konuda çok basit bir çözümlemem var. Geleceğe gidebilirmiyiz bilmiyorum, bu konuda kafada yormadım. Ama geçmiş konusunda söyleyecekerim var.
Şimdi insan hipnotize edilebiliyor ve edildiği taktirde geçmişi ile ilgili hatırlamadığı pekçok detayı hatırlayabiliyor. Aynı zamanda normal şartlarda gördüğünün yada algıladığının diyelim farkında bile olmadığı ( ki bu bakmak ile görmek arasında ki farktır ) konularda bilgi verebiliyor. Yani kişi zihin yada hafıza yada başka birşey deyin farkında olduğundan çok daha fazla bilgi saklıyor. Bu konuda itirazı olan varsa buradan sonrasını okumasına gerek yok.
Şimdi bu farkında bile olmadığımız ( ki onları istisnasız günümüzdeki en iyi bilgisayarlardan bile daha iyi çalışan beynimiz işlemektedir ) vcrileri bir havuzda toplasak. Mesela bir kavşakta 7 kişi olsun. Bu yedi kişi kavşağı yedi farklı açıdan görmüş ve gördüklerini depolamışlardır. Eğer bu 7 kişinin verilerini ortak bir havuza alabilsek ve şekillere, kokulara, ışığa, sese yani o an orada ne varsa bu yedi kişi tarafından depolanan metaları canlandırabilirsek geçmişi oluşturmuş olmazmıyız? Yani o kavşak için bu yedi kişinin gördüklerini herkes istediği zaman istediği açıdan görebilir. Sadece sisteme dahil olması gerekli. Matrix gibi düşünebiliriz. Başımıza bir alet bağlıyoruz ve hoppa gidemediğimiz futbol maçındayız, kaçırdığımız seminer yada törenlerde, çok özlediğimiz diğer alemlere göç etmiş olan sevdilerimizin yanındayız.
Bunu çok basit ve daha önce şu filmde yada bu filmde gördüm diyebilirsiniz. Zaten kayıt cihazları aynı şeyi yapar 7 kişi değilde bir kişi gibi düşünebiliriz bir kayıt cihazını. Ama kayıt cihazı bir açıdan bakar ve sadece o noktanın görüntüsünü kaydeder. Ama insan bedeni görüntü dışında yukarıda da bahsettiğim onlarca farklı bilgiyi çok daha fazla detayla depolar. Ve o an orada ki bütün insanların bunu yaptığını ve bu bilgilerin ortak ibr havzada toplandıklarını hayel edin. GERÇEK gibi olsa gerek.
Kim bilir belki o ana müdahale etme şansımızda vardır. Bu konuda ki fikirlerimi bir dahaki yazıya saklıyorum...

1 Nisan 2010 Perşembe

İş Yeri İlişkileri

Kişi söylediklerine dikkat etmeli. Heleki bu kişinin elinde yetki varsa daha bir özenli olmalı. Öğretmen öğrencisine, müdür memuruna, işverende çalışanına karşı tutumuna, davranışlarına ve söylediklerine dikkat etmeli. Alelade söylenen bir söz karşı taraftan farklı alıgılanabilir ve sonucunun nereye varacağı belli olmayabilir.
İnsan öyle bir varlık ki, zihinsel ve bedensel özellikleri çok kolay değişebiliyor. Görülen bir simge, işitilen bir söz veya yapılan bir eylem kişiyi olumlu etkileyebileceği gibi çok olumsuzda etkileyebiliyor. Mesela birçok Ar-Ge departmanında ve global şirkette çalışanların mesai saatleri içerisinde belli bir zaman dilimini kendi seçtikleri herhangi bir konuya ayırmaları için fırsat veriliyor. Bu durumun geri dönüşümüde daha yaratıcı ve yararlı fikirler oluyor. Bunun izahı elbette çok basit; özgür beyinler daha yapıcı ve yaratıcıdır.
Bu gibi sebeplerden dolayı sorumluluğumuz altındaki kişilere gerek yaklaşımımız gerekse davranışlarımızda dikkatli olmalıyız. Üst pozisyonunda değilsek bile çalışma arkadaşlarımıza karşı tavırlarımızda önemlidir. Herhang, bir konuda yardım ederken yada isterken veya sosyal ilişkiler kurarkenki davranışlarımız o kişinin performansında çok etkili olabilir. Mesela çay getirip- götürüyor olunsa bile servisde ki güler yüzlülük ve iletişim karşıda ki kişide olumlu bir hava yaratabilir. Keza çayı alan kşinin tavırlarının da karşıda bırakacağı izlenimler gibi.

Çalışmak

Yaşam o kadar kısa ki, herhangi bir alanda söz sayibi olmak çok az kişiye nasip oluyor. Bunun pek çok sebebi var.
Eşitlik Nedir_? yazısında da bahsedildiği gibi imkanların her insan için aynı olmayışı sebeplerden birisi. Ama bence daha önemlisi artık nerede ise her konuda aşılması baya zorlaşan bir bilgi birikimi oluştu. Kişinin öncelikle bu bilgi dağcığını alması ve sindirmesi gerekli. Üstüne birşeyler konulacak yada eskik yerleri doldurulacak da olsa öncelik bu kütlenin bünyeye alınmasıdır. Haliyle buda çok zaman ve emek isteyen bir iş. Yaşamın kısalığınıda sayarsak elimizin kolumuzun bağlı olduğu ortada.
Peki ne yapmalıyız. Öyle bekleyecekmiyiz elimiz kolumuz bağlı diye. Elbette hayır. İnsan vücudunun ve bünyesinin katlanamayacağı çok az şey vardır. Bunu öğrencilik yıllarından herkes birlir. Uykusuzluğa, yorgunluğa, strese, baskıya, maddi imkansızlıklara ve zamana hep karşı gelmişizdir. Birçoğumuzda gelmektedir. Ama bunu hiçbirimiz düzenli bir şekilde uygulamamışızdır. Belli dönemlerde ki bunlar sınav dönemleridir göstermiş olduğumuz performans taktire şayandır.Eğer bunu hayatımın geneline yaymış olasaydım NASA da felan olurdum herhalde ki öyle olanların bu yazıyı okuduklarını sanmıyorum. Yapılan araştırmalar hehangi bir konuda hiç birşey bilmeyen ortalama birinin 10.000 saat bu konu üzerinde çalışması neticesinde konuyla ilgili yeteneği yoksa dahi kabul edilebilir bir seviyeye geleceğini göstermekte. Demek oluyor ki yapmamız gereken şey ortada çalışmak, çalışmak ve çalışmak.

Hayeller

Günümüzde herhangi bir konuda kısa sürede sonuca ulaşmak pekte mümkün değil. Zira sıradan bir konuda bile pek çok bilinmesi gereken tecrübe ve aşılması gereken denemeler var. Çok sıradan bir konuda dahi, sırf bu yüzden belli bir plan-program izlemek gerekli.
Hayatta hiç bir konu şansa bırakılamayacak kadar mühimdir. Aslında hayatın kendisi başlı başına herhangi birşeyle ölçülemeyecek önemdedir. Zira yaşantımızın büyük bölümünü bu yüzden planlarız. Öğrenim hayatı, kariyer hayatı ve evlilik hayatı gibi konular yaşantımızın planlanan parçalarıdır.
Bu saydıklarım çok uzun vadede geri dönüşümü olan ve uzun çabalar gerektiren durumlardır. Ama bizi bu uzuın vadeli planlarda başarılı kılacak olan kısa vadede yapılan planlar ve onlara riayet edip etmediğimizdir.
Bu sebepden dolayı hayatımızda öncelikli olarak uzun vadeli planlar yapmalıyız. Zaman sınırlaması koymadan yapmamız daha doğrudur bu planları. Ve amacımıza giden yolda kendimize küçük kum tepecikleri seçmeliyiz. Bu kum tepecikleri bize varmak istediğimiz noktaya giden yolu çizecektir ki ne zaman varacağımızı öğrenebilelim.
Mesela üst düzey bir yönetici olmak hedefimiz olsun. Bu hedefe ne zaman ulaşacağımızı kestirebilmek zordur eğer kısa hedefler koymaz isek önümüze. Üniversiteden ( Eğitim Nedir_? ) yeni mezun olduğumuzu varsayarsak; ilk tepeciğimiz iş alanı belirlemek olabilir. Sonra yüksek lisans yapmak ve iş tecrübesi kazanmak diye sıralayabiliriz. İleriki adımlar çalışılan alana ve şirkete göre değişim gösterir. Kişilik özellikleri ve becerileride bunda büyük etmendir. Yani o noktadan sonrası bireysel beceridir.
Sonuç olarak toparlamak istersek. Hayatımızda uzun vadeli planlar yapmalı ama sonuca giden yolsa kendimize çeşitli duraklar belirlemeliyiz ki uzun soluklu bir koşu olabilsin.