21 Aralık 2010 Salı

YÖNETİLMEK


  1. İnsanlar nasıl yönetilmeyi hak ediyorsa öyle yönetilir diye bir söz vardır. Öyle mi hakkım bu mu diye düşünmeye başladım.Gerçekten söyleyenin tarafsız olması gereken yada tarafta olsa öz eleştiri yapabilen birisi olması gerekir diye düşündüm.Neden mi? Muhtemelen hak ettiği gibi yönetilmek zoruna gitmiştir.Tıpkı benim gibi yani...Bu ülkede doğmuş , büyümüş biri olarak bu topraklarda böyle yönetilmek zoruma gidiyor... Nerden çıktı bu öfke diyenlerin kendinde bulabileceği bir kaç örnekle devam edelim.Mesala bu ülkede çalışıp vergi dilimine girip birçok kişinin aksine maaşından vergi kesilmesine göz yumanlardanım.Ama öyle bir devlet ki bizimkisi para kesiyor keserken kayıtlı tabiki . Ama kişi hastalandı doktara gidip bir ilaç alayım dediğinde kaydınız yok dedirtecek kadarda yüzsüz.Neden olmasın ki karşınızda olması gereken muhataplarınız ahkam kesip seçime şakşakçı bulmak için koşuşturma peşindeler.Yani alkışlayanların peşindeler. Yada yollarınız taş döşenip aynı ay içerisinde üç defa kazılmış ise bu yönetimin suçu mu yoksa bizim mi??? Belki de belediyenizin dar deyip daha sonra çok genişmiş gibi yolun iki tarafında da park adı altında haraç kesmesine göz yumanlardansınız!!! Ne bilim belki diyorum ama kesin bunlar arasındasınız çünkü bu ülkede benimle beraber yaşayanlardansanız ya bu durumdasınız yada bu durumdan faydalananlardansınız.Nerde olursanız olun ama benim gibi olanda veya faydalananlarda unutmayın aynı gemideyiz batarsak sizinde yanınızda bir cankurtaran olmayacak......Ben şimdiye kadar susarak bu anlattıklarımı hak ettim..........mi? Ne dersiniz?

15 Aralık 2010 Çarşamba

Ne şimdi bu_?

CHP den önce Deniz Baykal ayrıldı seks skandalı sebebiyle. Sonra Önder Sav destekli ve yönlendirmesinde olduğu düşünülen Kemal Kılıçdaroğlu geldi parti başkanlığına. İki başlı yılan görünümünde ki CHP de işler iyi gitmiyordu. Yıllardır muhalefete mahkum olmuştu parti. Ve parti sekreteri direktifleri ile hareket edildiği idda edilen Kemal Kılıçdaroğlu bombayı patlattı; Önder Sav görevinden alındı ve parti tek adam ile yönetilir bir şekle sokuldu. Politbüro denilen sistemin başında ki adam: Önder Sav ve destekçilerinin tepkileri, genel kurul istemeleri ve seçimlere gidilmesini organize etmeye çalışmaları herkesçe malum.

Kemal Bey kazanamadığı halde başarılı olduğu düşünülen yerel seçimlerde kendisine en büyük desteği veren Gürsel Tekin'i ödüllendirir gibi en yakınına yerleştirdi. Belkide kendini biraz daha güvenceye almak için böyle yaptı.

CHP ve politikaları hakkında söyleyecek çok şey var. Ama yaptığı hata ve yanlışların o kadar çok olduğu bir iktidara karşı bile aciz kalmaları neden iktidar olamadıklarının en güzel açıklaması. Hükümet kanadının önerilerinin neredeyse hepsine hayır diyen bir siyaset birilerine göre siyaset yapmak demektir. Türkiyenin en eski partisinin böyle bir acizlik içinde olmasına sebep olanların utanması gerekli.

Bu konuya devam etmeye karar verdim. O yüzden şimdilik bu yeni yapılmayı baltalamak isteyen Melih Gökçek'in; Kılıçdaroğlu gidecek Gürsel Tekin gelecek haberine değinmek istiyorum. Geçenlerde CHP den üst düzey bir yetkilinin sözleri partinin değişim içine girdiğinin bir işareti idi benim için. Zira yetkili Melih Gökçek kendisinin muhatabı olmadığı eğer isterse Ankara parti il başkanı ile görüşmesi gerektiği gibi sözler sarf etmiş. Tamam işte budur, zihniyet değişiyor. Bu durumun genele yayılmasını ne çok isterdim. Lisedeyken Osmanlı Devleti'nin Avrupa da kaybettiği bir savaş sonucunda Osmanlı padişahı ile Avrupalı devlet liderlerinin eşit sayılacağı üzerinde mutabık kalınması hakkında çok şaşırmış ve ne var bunda diye düşünmüştüm. Zira önceden Osmanlı'nın başverizi ile Avrupalı devlet liderleri eşit sayılıyormuş. Pek önem vermediğim bir konu idi bu durum. Ama şimdi düşünüyorumda ne kadar vahimmiş. Zira AB genişleme bilmem nesi gelip ahkam kesiyordu 2000 li yılların başında ülkemizde. Neyse o günleri bir nebze olsun atlattık. Ama daha alınacak çok yol var. Ben mesela İstanbulda herhangi bir semtte gerçekleşen olumsuz bir durumda o bölgenin belediye başkanı, emniyet müdürü ne bileyim yerel yöneticilerin konuşmasını ve konuyu yönetmesini bekliyorum. Bizde direk ya vali yada il emniyet müdürü devrede. Belkide çok şey bekliyorum.

Bu yazı zihnimde olgunlaşan birkaç yazının kapısını araladı. Vakit olduğu ölçüde başlayalım artık. Zaten yazarlarımızda tembellik etmekteler. İş başa düştü...

14 Aralık 2010 Salı

Beklenen Dönüş ( Denizin Buz Gibi Sularından )

Şahin K deyince kimlerin aklına ne geliyor bilmiyorum ama googleda çıkanlarla ilgilenmeyenler Şahan Gökbakarı'ın Dikkat Şahan Çıkabilir programından yararlanabilirler.


Nuri Alço ve tecavüzcü Coşkun'u tanımayan yoktur zaten. Ve bu üçlü aynı filmde bir araya gelmişler. Günah Keçisi filminde. Şimdiden duyrulur: 21 Ocak 2011 de sinemalarda.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Marka nasıl yaratılır

Dünyada kola konusunda piyasayı domine eden iki firma var; pepsi ve coca. Bu iki firmanın arasında ki en belirgin özellikleri reklam politikaları. Pepsi genel olarak ünlüleri ve gündemdeki konuları ve kişileri dahil etmekte reklamlarına ve insanları bak oda pepsi içiyor şeklinde etkilemeye çalışmakta. Ama coca şirketi öyle değil. Sıradan kişilerin ve genel hislerin işlendiği reklamlar yayınlanmakta. Dünyayı bilmiyorum ama Türkiye de coca şirketini satışlarının daha iyi olduğunu biliyorum. Bunları neden anlattığıma gelince yükselen bir

değerimiz var; Türk Hava Yolları ( THY ) ve onun izlediği reklam politikası.

Önce haberi vereyim; THY Kobe Bryant ile anlaşmış. Bence iyi bir tercih olmuş. Gerçi anonim şirketi olsada devlet kuruluşu sayılan bir şirketin nereye ne kadar para harcadığı ve verimliliği tartışılmalı. O yüzden konuyu incelemek şart.

Sadece Kobe Bryant değil tabi; Barcelona sponsorluğu, Euroleague'e ismini vermesi,

Kevin Costner'in reklam filminde oynaması, bunlar hep giderleri ve gelirleri sorgulanması gereken teşebbüsler. Tıpkı
Olmayınca Olmuyor İşte yazımda belirttiğim gibi.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Keşke Julian Assange'ede bir ödül verilseydi.

Keşke diyorum çünkü ağababaları buna elbette izin vermez. Zira örnek vermekle uğraşamayacağım ama Obama nın Barış Ödülü nü alışı bile yeterli olur zanımca. Şimdide Çinli insan hakları savunucusu Liu Şiaobo'y vermişler. Benden duymuş olmayın ama kendisi hapisteymiş. Aklımdan geçen ilk konu Çini karıştırmak için kullanılıyor olduğu inanın. Orhan Pamuk ta olduğu gibi.

Ya bu Batılı Ülkeleri anlamak pek mümkün gözükmüyor. Zira şu sıralar ekip liderimizin yaptığı gibi belli bir devranın sürüp gideceğini düşünüyorlar. Gerçi bunda diğer ülkelerinde payı çok fazla. Sürekli olarak gösterilen çifte sıtandarta ses çıkarmamaları acizliklerinin göstergesi. Halbuki internet gibi her türlü bilgiyi her şekilde elde edebilme şansımız var artık. İnternet demişken başlıktada değindiğimiz gibi Nobel Ödülleri inandırıcı bir şekilde dağıtılıyor olsa bu sene oylamalardan sonraya gelmiş olabilir ama seneye mutlaka WikiLeaks yada Julian Assange'e verilmeli.

Uzun lafın kısası Eurovizyon, Nobel, Ekonomik derecelendirme notları gibi ödüller artık önemsizliklerini ispatlamış durumdalar.

10 Aralık 2010 Cuma

Terbiyesizler

İçim acıyor Bayrampaşa Garı hakkındaki haberleri gördükçe. Ne açıp okumaya haberleri nede birilerini dinlemeye yetiyor sabrım. Kimlerin ne gibi ihmalleri yada planladıkları kazançları var bilmiyorum. Ama olayların bu noktaya gelmesinde kimin en ufak bir sorumluluğu bile varsa iki elim yakalarında bu ve öbür dünyalarda. Çıkan yangına elektrik kontağında meydana gelen kısa devrenin sebep olduğu raporlanmış. Bir Elektrik-Elektronik Mühendisi olarak ört-bas edilmek istenen her yangına elektriğin alet edilmesinden çok rahatsızım. Yazın çıkan yangınlar için bile yüksek gerilim hatları sebep gösterilmişti. Sen o hatların geçtiği bölgede tedbir alma sonra elektriği suçla. Tedbir alma yangın çıksın, çıkan yangına İsrail e bile gönderdiğin uçakları yönlendirme, elektriği suçla. Orada durun bakayım. Günah keçisimi arıyorsunuz, başka adrese gidin.


Birde sözde 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul. Bana birisi açıklayabilir mi bu konuda ne yapıldığını. Zira akaryakıta bile ek vergi uygulanmakta. Bu paraların nerelere, neden ve nasıl harcandığını öğrenmek isteyen birisinin ulaşabileceği yada başvurabileceği bir yer, mevki yada kişi varmıdır. Canım sıkılıyor böyle zamanlarda. Başka sözüm yok okurlarım. Karar sizin.

Siyaset

" One minute " sadece bizim değil neredeyse dünyanın tamamı tarafından bilinen bir çıkış olarak tarihteki yerini aldı. Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan'ın ( RTE ) çok dikkatli olduğunu söylemek pek mümkün değil. Hazırlıklı yaptığı konuşmalarda teknolojidende ( konuşma yaptığı yere kurulan dev ekranlardan okuduğu metinler ) yararlanarak başarılı bir grafik sergilemekte. Tabi başarılı hitap gücünüde es geçmemek lazım. Ama hazırlıksız doğaçlama olan konuşma ve cevaplarında Kasımapaşalı olmasından kalma olabileceğini düşündüğüm şekilde cevaplar vermekte. One minute, Ananıda al git, Şerefsizler gibi örnekler verilebilir.

Oysa siyaset dikkat ve planlama gerektiren bir iş. Mavi Marmara baskını ile ilgili BM komisyonnunun kararının çıkmasını engellemek dahil ne gibi manevralar yapıldığı İsrail ve çeşitli batılı ülkerler tarafından ortada. Son günlerde de İsrail de vuku bulan yangın felakatinde gönderdiğimiz söndürme araçları sayesinde başlayan ilişkiler neticesinde bir hareketlilik söz konusu. İlk etepta ortaya atılan özür ve tazminata neredeyse her makamdan gösterilen tepkiler ile Türkiye nin hassasiyeti ölçülmekte. Özür dilememiz gerekmez şeklinde ki son açıklamada bu doğrultuda. Umarım kararlılıklarına devam ederde yöneticilerimiz istediğimizi elde ederiz.

Zira bu durum benimde yaşantımda izlediğim yöntemlerle alakalı fikirler edinmemi sağlayacak. Çünkü bende tepkimi hazırlık yapmadan ortaya koyan birisiyim. Doğru zamanı beklememi öneren tavsiyelere kulak asmam pek. Aklımdan geçen doğruyu uygularım ki böyle zamanlarda istediğimi elde etmeyi başardım. Ama son ikilem acaba dememe neden oldu. Bakalım hakkımız olan özür ve tazminatı alabilecekmiyiz ülke olarak ve bende olacakları birkaç ay önceden dile getiren adam olacakmıyım_? Zaman gösterecek herşeyi. Belki bende CNBC Hatasindan Dondu gibi hatamdan dönerim.

9 Aralık 2010 Perşembe

Öylece

Yokluğunda mı
daha iyi
varlığında mı
bilemedim bir türlü.
Öylece bıraktım bende

Beklemek ne kadar zormuş

Özlem çok güzel bir duygudur. Ama bazen özlem duymayı sevmeye başlarız. Yani kavuşmalar artık bir anlam ifade etmez. Özlediğimiz memleketimize, ailemize yada sevgilimize kavuşmamız tat vermez. Özlemeye alışmışızdır ya o duygu çok tatlıdır artık. Belkide bu yüzden eski aşklar yok artık deniliyor. Yani sürekli bir arada olan ilişki içerisinde ki bireyler tat almıyorlar. Özlem, hasret gibi sevgiyi güçlendirebilecek duyguları tatmadıkları için.

Neyden bahsedecektim nerelere geldim. Bende sevgiliden bir haber bekler gibi iş konusunda haber beklemekteyimde konuyu oraya bağlayacaktım güye. Çetin Altan a özeniyorumda. Nasıl ki sevgiliden haber gelmedikçe hayeller kurulur aynı öyleyim. Acaba başka birisi mi var, neden aramadı, kaçan kovalanır mı diye düşünüyor ... Bu soruları iş alemi içinde kelimesi kelimesine zikredebiliyormuşsunuz, haberiniz olsun.

Bildiklerim

Ayrılıklar gibi bazı şeyleri bitirmekte zor. Bir işi, ödevi, arkadaşlığı ... Son günlerde iki olguyu birden bitirmeye çalışmaktayım. Ve bu yüzden çektiğim ızdırap en az iki katına çıkmış durumda.

İlki mevcut inşaatımızı bitiriyor olmamızdan kaynaklanan kabul sürecimiz. Çeşitli şantiyelerde bulunmuş olmama rağmen herhangi bir işi teslim etmemiştim. Ve şimdi anlıyorum ki nasılki bir şantiyeyi kurmak ve başlamak zorsa bitirmekte en az o kadar zor. Gerçi sürecin böyle ilerlemesinde benim elimde olmayan etkenlerde söz konusu ama sorumlu kişi olarak sıkıntıların çaresini üretmesi gereken adres konumundayım. Daha deneyimli arkadaşların sözleri ile; " Bir şekilde biter ". Bende inşallah demek istiyorum.

İkincisi uzun süredir git-gel yaptığım ve artık kararlarımın olgunlaştığı şirketim hakkında. Öğrenciliğim süresince iletişime geçtiğim çalışan arkadaşlarım tanıdıklarım hep ilk işimin çok önemli olduğunu vurgularlardı. Şimdi ne demek istediklerini anlayabiliyorum. Sektör değiştirmek o kadarda kolay değilmiş. Kurumsal şirketler, işlerin yürüyüşü, yeni şirketlere geçiş konusunda takip ettiğim sitelerden çok iyi bir bilgi birikimine sahibim. Buları laf olsun diye söylemiyorum. Temelde izlenmesi gereken yol çok basit;

1- ) Mevcut işinden memnun değil misin emin ol.
2- ) Aynı sektörde mi, benzer bir sektörde mi, yoksa bam başka bir alanda mı çalışmak istiyorsun.
3- ) Nasıl bir yapının içerisinde olmayı hayal ediyorsun. Yani şirketin yapısı, görev dağılımı, kurumsal yapısı gibi olgular.
4- ) Hangi dönemlerde yeni iş hacmi daha yüksek.
5- ) İş değiştirirken ara vermek istiyormusun.

Eğer bu sorulara içtenlikle cevap verebiliyorsa kişi artık iş aramaya hazır demektir. Birde iş değiştirirken işsiz konumunda değilde mevcut bir işte çalışıyor olmak çok önemki. Yani planları önceden yapmak gerekli. Bende bildiklerim doğrultusunda kararlar verdim. Hadi hayırlısı.

5 Aralık 2010 Pazar

Harika

İnsanoğlu yaratıcılığı pek çok şekle büründürüyor. Nahnu sitesinden arkadaşların Google Translate ile yaptıkları buna yeni bir örnek. Gerçekten güzel olmuş ve gülümsememi sağlıyor, daha ne olsun.

Bu arada dinlenesi birşeyler önermek isterim

Olmayınca Olmuyor İşte

Haftabaşında dünyanın belkide en gözde oyuncularını barındıran iki takım, Barcelona ve Real Madrid arasında harika futbol oynandı. Gerçi skor pek adil olmadı ama izleyenler adına gerçek bir resitaldi.

Şimdi futbolla ilgilenenler az çok bu takımların özelliklerini bilir. Özetleyecek olursak Barca altyapısından pek çok oyuncu barındıran Mourinho nunda dediği gibi tamamlanmış bir makina. Real ise yaptığı flaş transferlerle hakkında söz ettiren son olarakta Mourinho nun takımın başına geçmesiyle büyük sükse yapan bir takım. Skoru düşünmeden bir yorum yapacak olsak acaba hangi takımın izlediği yol daha doğru bulunurdu ????

Bilemedim

Birkaç gündür WikiLeaks ve gelişen olaylar hakkında yazmayı düşünüyordum ama fırsat bulamamıyordum. Artık ortalık bir nebze durulduğuna göre yazma zamanı geçmek üzre demektir. Tüm haberleri takip edemedim ama genel olarak belgelerin İsrail tarafından sızdırıldığı komplo teorileri tarafını, hiç incelemeden araştırmadan yayınlamak adına yapılanlar gazetecilik tarafını, vay be neler oluyormuş demek halk tarafını ve benim gibi pek çok kişi içinde atıp-tutmak bloggerlar tarafını oluşturmakta.

Komplo tarafından bakınca evet demek için pek çok sebep var ortada. Yayınladığı ilk belgeler nerede ise şu günlerde İsrail ve ABD yi zora sokan suyun istedikleri yönde akmasına engel olan ülkerler hakkında. Bunun tesadüften ibaret olduğunu düşünmek saflık olur. Belgelerin binlerle ifade edilen sayılarını düşününce seçilmiş olan bu binde birin neye göre belirlendiği sorgulanmalı. Gerçi belgelerde geçen bilgiler genel olarak tahmin edilen hatta ara-sıra dillendirilen konulardı. Ama resmi belge olunca işler değişiyor tabi. Belgeleri ABD nin tepkisiz bir şekilde kabul etmesi WikiLeaks zaman içerisinde güvenilir hale getirilmek için bilgi sızdırılan ve şimdide suyu bulandırmak için kullanılan bir araçmı sorusunu akla getirmekte.

Olayı işleri karıştırmak için uygulamaya konulan bir plan olarak düşünürsek Devlet Bahçeli nin tavrı en doğrusu. Aslında gerçek olsa bile belgelerin iç meselelere alet edilmesi doğru değil gibi. Yani bir ülkenin iç işlerini başka bir yerden değiştirmek yada yönlendirmek kabul edilir bir durum değil.

Özellikle son aylarda Ortadoğuda ki artan güven ortamını değiştirmek ve ŞÜPHE yaymak adına böyle bir yola gidilmiş olması gerçekci gibi görünmekte.

Gerçi Amerika bunca belgenin elde edilmesini nasıl engelleyemez, bu ne acizliktir ve 11 Eylülün diğer bir şekli gibi yorumlarda yapılmakta. Buda komplo olasılığını azaltmakta. Tabi olaya böyle yaklaşılacabileği düşünülmemişte olabilir.

Ne kadar kötüye gittiğimizi düşünsekte habercilik adına ortaya atılan belgeler gösterilen ilgi ve doğruluğunu araştırmadan isimlere ve kurumlara karşı yapılan haberleri tartışmak olumlu bir durum. Gerçi yine haberler yapıldı yazılar yazıldı yani olan oldu ama sonra dur ya biz ne yapıyoruzda denildi. Buda bir şeydir.

Toplumun geneli belgelere biz bunları biliyorduk şeklinde yaklaşsada şaşkınlık yarattığı ortada. Bazı kesimlerinde işine gelen halkı kışkırtmak ve bir bakıma galyana getirmek belkide uyandırmak adına güzel malzeme çıkmış durumda.

Genel olarak durum bu. Benim kişisel düşüncem WikiLeaks uzanca bir süredir herhangi bir görev için hazırlanıyordu. Ve buuoomm diye patladı. Neredeyse kimse belgelerin doğruluğunu tartışmıyor sadece kimin neden bu bilgileri sızdırdığını sorguluyor bu konu üzerini komplo teorileriyle ilgileniyor. Bu durumda bende WikiLeaks hakkında böyle düşünmek için daha güçlü izlenimler oluşturuyor. Yani WikiLeaks yalan belge yayınlamaz kanısı hakim herkeste. Nasıl yani İran, Türkiye yada Azerbaycan hakkında ki o belgelerin doğruluğunu araştırdı mı bu site yöneticileri. Kim inanır buna bir yerlerden elde ettikleri belgeleri yayınlıyorlar işte. O belgeler yalanda olabilir doğruda.

Söyleyecek o kadar çok şey var ki verilmesi muhtemel en iyi cevap hakkında ki seks sıkandalı hakkında Deniz Baykal ın yaptığı gibi davranmak en doğrusu sanki.

Geleceği belirleyen olaylar

Steve Jobs'ın 2005 te Stanford öğrencilerine yaptığı konuşmayı dinledikten sonra şu an için aptalca, delice, çılgınca en önemliside hayalperestçe olan davranışlar sergilememek için kendimi zor tutuyorum. Şu an için belki böyle davranmak evet mantıklı olmayabilir ama ya gelecek için ne olacak ...

Stave Jobs'u ( kendisi Apple ın hem kurucusu hemde kurtarıcısıdır ) daha yakından tanımak için Steve Jobs´un inovasyon ve sunum tekniklerinin sırları (Kitap önerisi-Video-Sunum) yazısını okuyabilirsiniz.

30 Kasım 2010 Salı

içimdeki küçük mucize:)

İçim kıpır kıpır farkı bir hevesle uyandım bugün uykumdan... Farklı bir heyecanla...Birazda terettüdle.Tüm duygu karmaşası bir aradaydı sanki...Yapmam gereken planlarım vardı oysaki. sabah erkenden kalkıp bir iş görüşmesine verdigim randevu için hazırlanacaktım... Oysa içimdeki o kıpırtı ve heyecan herşeyi unutturmuştu bana hayatıma farklı bir yol çizmem gerekiyordu sanki. Seçim yapmalıydım.. Gelecegimi degiştirebiliecek olan ve güzel bir teklif olabilecegini düşündügüm iş görüşmesine mi gitmeliydim, yoksa içimdeki o kıpırtıyı, varlıgını hissedebildigim canlının gerçekten varlıgını kanıtlamak için doktora mı gitmeliydim! Zaten hissettigimde haklıysam yolum çizilmiş olacaktı ister istemez, çalışmak belli bir süre içinde olsa artık hayal olacaktı... Farklı tercihler yapılabilirdi bu durumda evet kabul, ama ben içimdeki heyecana yenik düştüm ve doktora gittim. Sonucu sabırsızlıkla bekledim. Tahlil sonucum ögleden sonraya kaldı. Zaman geçmez oldu, duygular daha derinden hissedilir cinste..neyse sonunda geldi çattı saat 2ye. Gittim aldım tahlil sonucumu...İnanamıyorum tahminim, hissettiklerim dogruymuş. Evet içimdeki kıpırtının sebebi miniminnacık olan yavrumuzun kanıtıymış...Allahım çok şükür diyorum. Aklımdan geçenleri yaşadıgım duyguları kelimelere dökmek kesinlikle imkansız...Ben ANNE olacagım.. En kutsal canlı, en degerli varlık, ayaklarının altında cennet olan kadın... İçimde bizden olan bir parçayı taşıyacagım, hergün biraz daha hissettircek bana varlıgını, ailemizi gerçek bir çekirdek aile kıvamına getircek bu muhteşem mucize...Şuanda yaklaşık 3mm'lik bir mucize. Ama yaşattıgı mutluluk hiç bir benzetme ile verilemez....Kesinlikle yaşanması gereken duygulardan bu his.. kelimelere dökmeyi denemeyecegim o nedenle. Rabbim tüm dileyenlere nasip eder inşallah diyorum. Belki ara ara ilerleyen zamanlarda yaşadıgım ruhsal ve fiziksel degişikliklerden bahsedebilirim ne dersiniz?

Issız Adam

Beni anlayabileceğini düşünmüştüm. Anladığını sansım sonraları, çok basit hissettim kendimi hiçbir şey gizleyemeyeceğimi düşündüğümde de. Korkmuştum bu durumdan. Beni anlayabilecek birisinin olmadığını söylerdim ya hep, şimdi her şey değişmişti. Olmadığım birisimi sanıyordum kendimi bunca zamandır, kandırmaklama meşguldüm.

Ama tereddütlerimde, korkularımda boşunaymış. Anladığını sanmışım sadece. Yada anlayabileceğini varsaymışım korkabileceğimi hesap etmeden. Bir yanılsamadan ibaretmiş, hepsi bu.

Artık korkular yok, tereddütleerde. Beni ne sen anlayabildin, anlayabileceksin nede bir başkası. Zaten beklemek bunu bir başkasından beyhude olacak. Zaman varken kabullenmek lazım.

14 Haziran 2008 tarihli bir yazım, şöyle bir düşündümde hiç bir değişiklik yok hayatımda. Issız adam olmak istemiyorum oysa. Galiba biraz şanssızım hepsi o ...

Yine de dediğim gibi

Sensizliği çektim içime
başım döndü
Ama yeter bu kadar döndüğü

İmkansız bir görüştür. İmkansız yoktur! fikrini benimseyenler var hayatta nede olsa, enseyi karartmayalım.

Bana seni anlatmanı bekliyorum

Soruyorlar bana seni hep
varlığını önce
sonra nasıl olduğunu
bildiğim kadar anlatıyorum bende
bildiğim kadar ...

29 Kasım 2010 Pazartesi

Tembellik

Çalışmak hakkında söylediklerimi ve son günlerde siteye olan ilgimi düşünüyorumda baya tembellik ettik. Ama yeni yazarlarımızında benimle birlikte uzak durmaları yazmaktan bu durumun acaba bulaşıcı birşey mi diye geçmesine neden oldu aklımdan. Belkide tüm sektörlerde yılın sonunun gelmesi ile birlikte işler yoğunlaşmıştır. Bu durumu takip ettiğim sitelerde de görmekteyim. Pek yazılmıyor bu aralar.

Yetişemeyeceğimi hayatta pek çok konuya anlamış durumdayım. Şanslı sayarım kendimi her daim. Öss tercihlerinde, üniversite ortamı ve arkadaşlarımda, iş yaşantımda sürekli olmasada şanslı olduğumu düşünmüşümdür. Ama son aylardaki gelişmeler ve Kurban Bayramından sonraki süreç artık dönüşümümü tamamlamak üzre olduğumu gösterdi bana. Doğup büyüyüp ölürler canlılar. Bende doğumdan sonraki evredeyim galiba. Uzun ömür istiyorum yaradandan ...

Yazıyı bitirmek niyetindeydim ama şöyle bir göz atınca çok gölgeli bir yazı olduğunu fark ettim.

Kış ayları uzun geceler sayesinde insanların kendilerine daha çok zaman ayırdıkları zamanları oluşturmakta. Bende bu yüzden daha çok yazarım diye düşünmekteydim. Keza herkesin öyle yapacağını umuyordum ama yukarıda da dediğim gibi herkeste yazımsızlık söz konusu. İş dünyasının koşullarına bağlamaktayım.

Hayata yetişemeyeceğimi anladım çünkü yetişemiyorum. Çeşitli imkanlar verilirse şöyle şöyle yaparım diye umardım. Ama öyle olmadığını gördüm. Hatta pek çok konuya yetişeyim derken hiç birisinin tam olmadığını gördüm ( tıpkı kişisel yaşantım gibi ). Yani tamam olması gerektiğinden daha çok konuya yetişiyorum. Ama bir o kadarıda sorunlu oluyor yada arkamda kalıyor. Bu iş dünyasının değişmez kuralında büyük yanlış demek. Çünkü patron biten işleri değil kalan işleri öğreniyor. Bu durumda bende işlerini bitiremeyen konumuna düşüyorum. Yani kendi elimlek endi kuyumu kazmaktayım. Patronum demek istemiyorum çünkü ben kendisine içtenlikle ABİ diyorum tavsiyelerinin değerini olgunlaştıkça daha iyi anlıyorum. Ama olgunlaşmak içinde galiba o yanlışları illa yapmak lazım. Velhasıl kelam düşlediğim yaşantıya ulaşmak konusunda izleyeceğim yolu sorgulamaktayım.

Tamamlamakta olduğum dönüşümde aslında bu konuyla ilintili. Özel yaşam ve iş dünyası aslında bir arada gitmekte. Yani birbirlerini etkileyen konular. Herhangi birisinde ki başarı yada başarısızlık diğerinde hemen etkisini göstermekte.

Birde ne kadar geveze olsamda çevremdekilere kendimi pek iyi aktaramadığımı görmekteyim. Bununla birlikte eksik yönlerimi ( o kadar çoklar ki ) algılıyor olabilmem ( ben iyi olduğunu düşünüyorum ) yeni bir evreye yani doğumu atlattığımı düşünmeye sevk ediyor beni. Bakalım zaman gösterecek, o halde; OYUN BAŞLASIN !

27 Kasım 2010 Cumartesi

Bilgi ve Emek Değerlidir

Bir konu hakkında bilgi edinmek çok kolaylaştı son teknolojik gelişmekerle birlikte. Ama bir o kadarda zor halen. çünkü çok fazla kaynak var. Hangisinin doğru hangisinin yararlı olduğu belli değil. Bu yüzden bilgiye olan saygı ve karşılığı her zamankinden daha çok artık.

"Ne ekersen onu biçersin" güzel bir atasözümüzdür. Teknoloji ile ilgili yaptığınız herşeyde de benzer durum geçerli. Yaptığınız herhangi bir uygulama çok kolay bir şekilde belirlenip şak diye karşınıza çıkarılabilir dikkatli olun derim.

Ogretmen Maaslari Az mi? ilk yazımız otokontrol ile ilgili. Ne demek istediğimi anlamak için yazının tamamını okumanız gerekli.

Flas Haber: Teknolojinin Gucu ikinci yazımız internet ortamındaki herhangi bir materyalin kaynağının nasıl bulunabileceği ve başınıza ne tür sorunlar açabileceği ile ilgili.

Son olarak bu yazıların yayınlanmasına sponsor olan insider trading sitesini tavsiye ederim.

4 Kasım 2010 Perşembe

böylesine sevmek....

bir kelebek ömrü kadarda sürse mutluluk,
Dileğim, Yanımdaki SEN olsan,
hüznümde , kederimde
ve de yüreğimi pır pır ettiren
küçücük sevinçlerimde
ellerimi her zaman tutacağına inansam,
düştüğümde beni ordan alacak,
alamasa bile benle beraber düşebileceğini bilsem,
bir annenin evladına inandığı gibi
beni hep sevip, koruyup kollasan...
buna güvensem,
hiç korkmadan omzuna yaslanıp huzur bulsam,

beni özlemenin bile güzelliğini hissetsen,
dilinin ucunda, aklının bir kenarında,
hayatının her anında
en basit bir olayda, aynadaki yansımanda
bir çocuğun gülüşünde,
bir annenin yavrusuna sarılışında,
arının çiçeğe konuşunda görsen beni!..

her anın olsam, her anım olsan,
karışsa hayatımız birbirine benlik kaygısı çekmesek..
sen ben olsan, ben sen olsam, BİZ olsak doyasıya...
sonsuza dek ayrılmasak bir saniye bile....
hayallerini gerçekleştiren prensesin olsam...
ve karşına geçip rüyalarında gördüğün güzel var ya
işte o benim, ve artık seninim desem...
o an parıldıyan gözlerini görsem...

ilkin, tekin ve sadece senin olsam,
en kıymetlin, üstüne titrediğin,
kaybetmekten korktuğun,
yaşama sevincin olsam,
YANİ;
ömrüme ömrünü katsan,
diz dize yaşlansak...
OLMAZ MI?

SAHİDEN ZOR BE KARAR VERMEK...

Hayatta bazı şeyleri seçemeyebiliriz. En baştan dünyaya gelip gelmemek istediğimizi kimse bize soramaz, ya da cinsiyetimizi, daha sonra nerde yaşayacağımızı en azından başlangıç için, içinde yaşayacağın ve onların eğitiminden geçeceğin aileni ve öğretmenlerini mesela... Ben çok iyi hatırlıyorum üzerime giyeceğim kıyafeti alma kararını bile normal insanlara göre belki de çok geç yaşta almaya başladım. Sanırım lise zamanlarımdaydı... Tabi ki şimdiki nesil bu durumdan biraz daha farklı, biraz daha kendi istekleri dile getirebilen, kendi kararlarını -sonuçlarına katlanamasalar bile- kendileri alabilmekte gibi görünüyor çevremizi biraz analiz ettiğimizde...Bu bir bakıma, insanların geleceği için, hayatı daha az hasarla yaşayabilmeleri adına umut verici geliyor düşününce... Çünkü kendi adına , kendi başına karar verebilmek, aldığın kararların arkasında durabilmek, sonunda sorumluluğunu taşıyabilmek erken yaşlarda öğrenilmediği sürece hayatın her aşamasında karşımıza çıkacak bu süreçte malesef tökezlememize sebep olacaktır. Düşününce küçük yaşlarda kendi yiyeceğimiz, giyeceğimiz gibi öyle çok da hayatı sonuçlar doğurmayacak kararları dahi kendi başımıza alamamışsak, ilerleyen zamanlarda hep birilerine muhtaç , kendine güveni az nesiller yetişmiş olduğunu görmemiz kaçınılmaz...Ve bir gün bu alışkanlığı kazanamadığımız için en önemli karar almamız gereken anlarda bile yüksek ihtimalle hatalar yapmak, hatta karar almakta zorlanmak , hayatının o dönemini ızrırap çekercesine yaşamak inaninki gerçekten çok üzücü... Bu nedenle , düşününce insan kendisiyle ilgili kararları almaya erken yaşlardan başlayıp bunu bir alışkanlık haline getirerek , kendinin farkına varmalı, bu sayede bir özgüven geliştirmeli ve aldığı kararın sonucu ne olursa olsun getireceği sorumluluğu gögüslemeyi bilmelidir. Mümkün olduğunca etrafımızdaki tanıdıklarımıza, hatta çocuklara, bu alışkanlığı kazanma imkanı sağlayalım diyorum. Böylece çok daha sağlam karakterli, kendiyle barışık, sorumluluk sahibi , vasıflı bireylerin yetişeceğine inanıyorum... Gelecek nesil bir şekilde bizlerle yönlenecek. Gerek okulda öğrencilerimizken, gerek evimizde çocuklarımız, akrabalarımızdan yiğenler, kuzenler, ya da sokakta gördüğümüz komşu çocukları olsun hiç farketmez.
Çünkü karar almak hayatımızın zor veya kolay her aşamasında hep karşımıza çıkacak. örneğin, eğitim alıp almamak isteği , almak istersen nerde olacağı sonra hangi işte hangi şartlarla çalışmak istedigine karar vermek, en önemlisi birlikte bir ömür geçirmeyi planlayacağın eşini seçmek... Bunlar sorumlulukları ağır yükler yükleyebilecek seçimlerimiz sonucu aldığımız kararlarımızdır... Bence, bu alışkanlığı kazanabimiş, kendine güveni olan, kendini tanıyan insan verdiği kararlar sonucunda genellikle yanılmayacaktır.
Tabi birde karar almamızı zorlaştıran imkanlar yada imkansızlıklar , sebepler konusu çıkıyor karşımıza. Sen kendine güvenip , değerini bilebilirsin belki ama bazen karar almanı etkileyen pozisyonlardaki etkiler ya da şahısların senin değerini anlayamaması söz konusu olabilir. Örneğin, bir işyerine mülakata alındınız. Hiçbir özelliğiniz olmasa bile ,hatta çok gereksiz olduğunu düşündüğünüz bir bölüm dahi olsa okduğunuz, bir emek harcanılarak, senelerinizi verecek bir fakülte bitirmişsiniz. Bu durumda karşınızdaki insandan aldığınız eğitime saygı beklersiniz değil mi haliyle! Ama malesef işveren bazı şeylerden nemalanmayı öyle güzel iş edinmiş ki kendine, karşınıza geçip, üniversitede aldığın eğitimi hiç saymıyorum, iş tecrübende pek yeterli sayılmaz diyip, normal mesai saatlerinin de üstünde, ne iş yapacağının belli bir tarifi bile olmamasına rağmen, sana asgari ücret teklif edebiliyor ya. Pes diyorum.. İşte şimdi imkanlar dahilinde karar verme süreci başlıyor. Ben kendimi tanıyorum ve bu maaşla burada çalışmayı kabul edemem diyip teklifi red de edebilirsin, ya da diğer taraftan gerçekten emeğe önem verilmediğini , iş piyasasının kesinlikle aşırı yüzsüzleştiğini , işsizliğin hat safhalarda olduğunu düşündüğün halde ve de belki de gerçekten ihtiyacın olduğu için hakkının bu olmadığını bildiğin halde imkanlar dahilinde kabul edeceksin. İşte karar alman gereken durumlara bir örnek. Siz olsanız hangisini yapardınız arkadaşlar? Konu ile ilgili öneri ve yorumlarınıza açığız...

3 Kasım 2010 Çarşamba

liberalizm hakkında

Liberalizm ile ilgili bilimsel bir proje ödevim olan makaleyi konu ile ilgilenen, ve araştırma gereği duyan arkadaşlara yardımcı olmak adına paylaşmak istedim...


LİBERALİZMİN GELİŞME SÜRECİ
Siyasal düşünceler tarihi incelendiğinde, 20. yy en ilginç ve en heyecan verici çağlardan biridir. Bu çağın en önemli siyasal teorileri içinde liberalizm, sosyalizm, muhafazakârlık ve faşizm sayılabilinir.
20 asır; 2 büyük dünya savaşı, bilim ve teknolojideki muazzam gelişmeler, insanların refah düzeylerindeki artış,’enformasyon devrimi’ ile dünyanın büyük bir köye dönüşmesi gibi nedenler ile insanlık tarihinin siyasi, askeri, sosyal teknik, bilimsel ideolojik açıdan önemli olaylarına tanıklık ettiği bir dönemdir.
20. yy.da siyasi teoriler
•Liberalizm
•Sosyalizm
•Muhafazakarlık
•Faşizm
•Komünizm
Liberalizm, Avrupa kaynaklı, İspanyolca’dan türetilmiş bir kelime olmakla beraber, aslı Latince’dir. İspanyolcadan İngilizceye geçmiş ve ilk defa 19. yüzyılın başlarında siyasi terminolojiye girmiştir. Bir görüşe göre, Adam Smith, Ulusların Zenginliği’ndeki ‘liberal ithalat ve ihracat sistemi’ ifadesiyle bu kavramı ilk kez kullanmıştır.
Zamanla kullanımı yaygınlaşan kavram, yüzyılın ortalarına ve sonlarına doğru siyaset sözlüğüne iyice yerleşerek, ‘laissez faire laissez passer’(bırakınız yasınlar, bırakınız geçsinler) ifadesinin yerini almış ve düşünce özgürlüğünü, ifade hürriyetini, basın özgürlüğünü ve serbest ticareti savunanların adlandırılmasında kullanılan etiket haline gelmiştir.

KLASİK LİBERALİZMİN FELSEFİ TEMELLERİ
Klasik liberalizmin biri siyasi diğeri ekonomik olmak üzere iki boyutlu bir gelişme süreci vardır. Siyasi boyutu doğal hukuk ve insan hakları teorilerinden oluştuğundan, felsefi temellerinin çok eski dönemlere doğru uzandığını görürüz. Liberalizm son derece zengin bir düşünce geleneğine, geniş ve derin bir entelektüel birikime sahiptir.

En çok tanınan ve üzerinde en çok durulan liberal düşünürler:
•John Locke
•Adam Smith
•David Hume
•Herbert Spencer
•John Stuart Mill
•Frederic Bastiat

JOHN LOCKE VE DOĞAL HAKLAR TEORİSİ
Locke yalnız yaşadığı devrin değil, özellikle 18. yüzyıl Liberal Okulu’nun bayraktarlığı olmuş, halkın egemenliği ve tabii haklar üzerinde duran 18. yüzyıl filozoflarının hemen hepsi Locke’dan esinlenmiş veya onun etkisi altında kalmıştır.
Locke’u böylesine önemli bir düşünür yapan ve liberalizmin kurucularından biri sıfatını kazandıran fikir; Locke’un sisteminde otoritenin yerini özgürlüğün alması ve bireysel hürriyeti siyasi teorinin merkezine oturtmasıdır.

JOHN STUART MILL, FAYDACILIK VE LİBERALİZM
Mill, 1863’te yayımlanan Faydacılık isimli eserinde, hazzın insan eylemlerinin başlıca motivasyonu teşkil ettiğini ve iyi düzenin en fazla sayıda insanın en fazla mutluluğunu sağlayan düzen olduğunu belirtir . Mill, liberal iktisadi sistemi bazı “adaletsizliklere” sebep olduğu düşüncesiyle devletin bunları düzeltmek üzere bir takım tedbirler alması gerektiğini kabul eder.

HERBERT SPENCER VE LAİSSEZ FAİRE LİBERALİZMİ
Liberal düşünce geleneği dışından liberalizmi eleştiren yazarlar, A. Smith başta olmak üzere hemen hemen bütün liberal filozofları “laissez faire”ci olmakla suçlarlar. Oysa liberal düşünürlerin çoğu, Smith dahil laissez faire’ci değildir. Fakat liberalizmin iki teorisyeni bu suçlamayı gerçekten hak eder. İngiliz düşünür Herbert Spencer ve Fransız fikir arkadaşı Frederic Bastiat. Bu eleştirinin dışında Spencer’e yönelik diğer eleştiri, sosyal Dervizim adı verilen yaklaşımı geliştirmiş olması.

KLASİK LİBERALİZMİN UNSURLARI
Klasik liberalizmin temel unsurlarının neler olduğu konusunda liberal düşünürlerin görüşlerine ve hangi noktaların özellikle vurgulandığına bakmak gereklidir. George Sabine hükümetin sınırlandırılması, özel teşebbüsün teşvik edilmesi, sözleşme özgürlüğünün mümkün olan en geniş ölçüde sağlanması şeklinde sıralar.
A. Belsey ise birey, seçme özgürlüğü, Pazar toplumu, Laissez faire, minimal devlet şeklinde sıralar. Bu konuda Heyek, Hume barış, adalet özgürlüğü sayarlar. Bu düşünürlerin birbiriyle mantıksal bağları olduğunu düşünürsek klasik liberalizmin 4 temel unsurunun olduğunu söyleyebiliriz. Bireycilik, özgürlük, kendiliğinden doğan düzen ve piyasa ekonomisi, hukukun hakimiyeti ve sınırlı devlet.

1. BİREYCİLİK
Liberalizmin tanımı bireyci bir toplum sistemi olarak bilinir. Smith’in, Spencer’ın, Bastiat’ın ve 20.yy liberal yazarlarının “birey” tanımı teorinin odak noktasını teşkil eder. Bireyciliğin tarihiyle liberalizmin tarihi aynı şeyi anlatır. Locke ile başlayıp 20.yy yazarlarına kadar uzanır.

2. ÖZGÜRLÜK
Liberalizmin en kıymet verilen değeri özgürlüktür. Özgürlük anayasa ve kanunları şekillendirir. Teori özgürlük etrafında şekillenir. 19. yy liberal yazarları, 20. yy yazarları Isaiah Berlin, Hayek, Mises, Friedman, Ayn Rand, R. Nozick, Murray özgürlük hakkında kitaplar yazıp, özgürlüğün liberalizmin olmazsa olmazı olarak nitelendirmişlerdir.

3. KENDİLİĞİNDEN DOĞAN DÜZEN VE PİYASA EKONOMİSİ
Liberalizmin temel unsurlarında biridir. Piyasa ekonomisi gerek liberalizm, gerekse liberalizme karşı yazarlarca sık kullanılan bir terimdir. Buna karşı kendiliğinden doğan düzen üzerinde az durulur.
Pazar ekonomisi, üretim araçlarının özel sahipliği altındaki işbölümü sosyal sistemdir. Özel mülkiyetin bulunmadığı bir sisteme Pazar ekonomisi denilemez. Piyasa ekonomisinde herkes kendi adına çıkarına davranır. Fakat bu çıkar diğer insanların ihtiyaçlarını gidermeye hizmet eder.

4. HUKUKUN HAKİMİYETİ ve SINIRLI DEVLET
Birey ve daha tehlikelisi devlet zor kullanarak insan haklarını ihlal etmeye adaydır. Sınırlandırılmamış, kurallara bağlanmamış bir devlet insan özgürlüğüne en büyük tehdittir. Klasik liberalizm devleti sınırlama ve kurallara bağlama amacına yöneliktir.
Liberal devletin sınırlılık niteliğinin “hukuk devleti” veya “hukukun hakimiyeti” kavramlarıyla ifade edilir.

GENEL DEĞERLENDİRME
• Liberalizm yalnızca ekonomik veya politik bir teori değildir. Bütüncül ve çeşitli yönleri bulunan bir sosyal teoridir. Liberalizm yalnızca belirli bir sınıfın yararına işleyen, onların çıkarlarını koruyan bir teori değildir. Örnek: “Burjuvazi”, “mülk sahibi sınıf” dünyada en zengin ülkeler liberalizm’le yönetilenlerdir. Liberalizm insanlara kendi iyilerini araştırmak, kendi amaçlarını seçmek ve kendi yöntemleriyle bunları gerçekleştirme fırsatı verir. Liberalizm bütün bireyleri, işçi – memur, iş adamı ihlal etmeksizin insan haklarıyla donatır ve haklarının korunmasını sağlar.

•Liberalizm ve demokrasi arasında ayrılamaz ilişki bulunur. Liberalizmsiz bir demokrasi olamaz. Bugünkü demokrasinin adı “liberal demokrasidir”. Liberalizm 17. yy ve 20.yy sonuna kadar belirgin bir süreklilik göstermiştir. Son 20 – 30 yıl içinde liberal olmayan siyasal ekonomik sistemler, özellikle otoriter veya totaliter sosyalizmle yöneltilen ülkeler, liberalizmle yöneltilen ülkelerden teknolojik, yüksek refah seviyesi, üretim boyutu, özgürlük, insan hakları ve amaç insan mefhumlarından çok geride bulunmaktadırlar.
Klasik liberalizmin makro düzeyde, yani dünya ölçeğinde ideallikten somut gerçekliğe, refah devletinin de minimal devlete dönüşmesinin önünde iki ciddi engel vardır. ilki ulusal savunma ihtiyaçlarının hala devlete çok önemli görevler vermesi, ikincisi liberal ülkelerle, liberal olmayan ülkeler arasındaki büyük gelişme farkının liberal ülkeleri ekonomik gerekçelerle insanların serbest dolaşmasını engelleyerek liberal olmayan politikalar izlemesidir. Bu engeller aşılmadıkça dünyanın herhangi bir yerinde klasik liberalizmin ideal ölçüler içinde hayata aktarılması çok zor görünmektedir

BİR PAYLAŞIM...

birini çok seversen bırakıp gidermiş
beni çok sevdiğini biliyom
avaz avaz sustuğumda kimse yokken
sen vardın hep yanımda
ama en sonunda senide bırakıp gidecem,
beni sevenleri bırakıp gittiğim gibi...
BENİM İÇİN YANAN BİR SEN VARSIN
ama üzgünüm...hayatım düzene girdiğinde yolları ayıracaz
yeter artık benim için yandığın..
seni sevmeeye devam edersem
bende yanacam ateşinde tutuşacam,kül olacam hemde...
daha fazla zorlaştırma artık,
ben seni unutmaya hazırımyol verdim sana,sende yol ver artık..

üniveristeden inşaat mühendisligini yeni bitirmiş olan
arkadaşım muharrem'in sigarasına yakarışı :)))
İlginç buldum , Paylaşmak istedim...

2 Kasım 2010 Salı

Rüyası bile kötü...

Vay be ben kimmişim , neymişim, aslında ne kadar da degersiz ne kadar da gurursuz ve de bir o kadar da koca bi hiç mişim.. Bende kendimi ne sanmışım... sevgi de yok saygı da deger, kıymet bilmek de , dolayısıyla huzur ve mutlulukta olmayacak.. Demek ki haketmiorum...Dogrudur... Ben neden hakedeyim ki mutlulugu.. Bunun için emek mi harcadım, sabır mı ettim, kaldıramıycagım yükleri de mi yüklendim, yeri geldi acıya da gülmeyi bildim mi,,,,Nerdeeee diyor beni en çok anlaması gereken! , en çok deger vermesi gereken, ugrunda fedekarlık yapılan nerdeee.. Ya tabi nerdeki bende o yürek...Haketmiyorsun kızım mutlulugu,,,haketmiosun, kimsin ki sen... Başta nelerin sözünü verdin ne yapıyorsun şimdi ne kadar da birikmiş hatalarım meger... Saygısızın, deger kıymet vermeye degmeyen önemsizin tekisin...Sen kimsinki gururdan bahsedebilesin. Eee sürekli ayaklar altına aldırabilirsen kimse bir gururun oldugunu düşünmeyecektir tabi... vay beee meger ne kadar da aptalmışım.. sevginin gücünü fazla önemsemişim, şimdi dövün dur bakalım...Kimse seni sevemez annen gibi...Ya da bilmem kimse sevmez işte kim gibi oldugu da önemli diil...Belki de hiç kimse sevmiyordur..Sevilecek bir tarafın yok ki demek...Bi kez en başta esir olacagım herşeye gögüs gerecegim öldürsen canın sagolsun diyecegim herkese herşeye amenna diyecegim diye söz verdin ya bikez...Niye tutamazsınki sözünü...Eee böle olur işte hakediosun bunları.....Herkes sütten çıkmış ak kaşıktı ya zaten...


Sonra birileri çıkıp herşeyi dört dörtlük layıkiyle yerli yerince yapmış gibi şu da sana düşer, sen yapmalısın der...Sonuç ne? tabiki hüsran...olsun sen kaşındın..halbuki herşey anlatılmıştı sana...dimi yaa o yüzden mahkumsun ömür boyu muhabbet hapise...hayırlı ugurlu olsun hücrende ömür boyu zindan gecelerin....hayırlı olsunnnn.....Huçkırıklar ve kan ter içindeyken annemin sesiyle uyanıverdim uykumdan... Baktım sağıma soluma, yalnızım kimsecikler yok yanımda tartıştığım falan. Derin bir ohh çektim içimde, kalktım yüzümü yıkadım ve çok şükür hepsi rüyaymış diyip teselli ettim kendimi...Koştum anneme sarıldım, iyiki varsın canım annem , iyiki yanımdasın... Rüyası bile kötüydü yaşadıklarımın, Rabbim kimseye yaşatmasın en sevdiği kişi tarafından, beklemediği şekilde hakir görülmek... Kimse rüyasında bile yaşamasın inşallah...


1 Kasım 2010 Pazartesi

ADSIZ....

insanları tanımak mı hiç sanmıyorum, cigerini bilirim dedigin kişiyi bile aslında hiç tanımıyor olabileceginizi iddaa etsem? kim itiraz edebilir ki!..
Var mı hayatta kendim kadar iyi tanırım, her anını , her düşündügünü, aklından geçenleri , olaylara verebilecegi tepkileri bile kestirebilirim diye emin olduğunuz insanlar? Bir düşünelim bakalım , ne kadar zamandır tanıyor olabilirsiniz onları? Ya da zamanın bir önemi var mıdır kişiyi tanıyor olabilecegini düşünmekte.. Ne kadar sürer mesela 6 ay , 1 yıl , kimine göre 10 dakikada. Öyle ya çağımızda müneccimlik yapmak gibi kişinin bir ömrünü , tecrübesini , hayat hikayesini tek sayfa kağıt parçası üzerinde özetleyip adına CV dedigimiz , hayatımızda yeni bir döneme girmemizi saglayacak, iş başvurularında kendimizi tanıttığımız kagıt parçasını incelemek 5 dk. , önemli bir pozisyon için bile alınacak personel ile yapılacak mülakat ise en fazla 30 dakika..Aaaa lütfen, bir kişiyi işe alırken onunla evlenmeye karar verecek kadar çok iyi tanımamız da gerekmiyor ya, ayrıca mülakatlarda geçen süre profesyonel bir insan kaynakları uzmanı tarafından gerçekleştirildiğinde gayet yeterli bir süreç olabilir diye içinizden geçiriyor olabilirsiniz. Kesinlikle doğruluk payına bende katılıyorum. Ama dediginiz gibi gerçekten bu işin profesyonel kişiler tarafından, profesyonelliğe uygun koşullarda yapıldıgına inandıgımız sürece. Malesef güzel ülkemde iş başına geçen , hemde gerçekten önemli pozisyonlara geçen insanlarımızı çoğu, ya patronun akrabasıdır - iş ile uzaktan yakından alakası olmasa dahi- ya da yüksek yerlerde tanıdıkları olan önemli şahsiyetlerdir!.. Degil mi ama bana arkadaşını söyle , sana kim oldugunu söyleyeyim sözüne mutabık kalınıyor zannımca..
Neyse gelelim gerçek hayatta , iş ortamında, ailenizin içinde, arkadaşlarınızın arasında, dostlarım dediginiz kişilerde var mı gerçekten sonsuz güvenip , gerçekten çok iyi tanırım , her halini bilirim diyebilecegimiz şahıslar..
Onları da geçtim, ben en çok iki yüzlü olabilen insanları anlayıp, çözemedim bir türlü. İnsan bünyesi nasıl kaldırabiliyor yüzüne gülüp, arkandan sülalene rahmet okuyabilecek kadar aşağılık bir yapıyı ya..Rabbim bizi böyle kişilikler olalım diye yaratmamıştır eminim ki!... burdan da anlaşılacağı üzere dürüstlük zor bir erdem olmuş vesselam... Bir insan kendi çıkarları uğruna nasıl olabiliyor da bu kadar çirkinleşebiliyor anlayabildigimde bu konuyu da ayrı bir yazımda detaylandırarak paylaşmayı istiyorum...

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu

Herkesin bildiği gibi YouTube uzun süredir sansüre maruz kalıyordu. Nihayet bu kötü durum değişti ve sansür kalktı. Ama bu olumlu gelişmenin altında yatan çeşitli karanlık olaylar var gibi. YouTube un kapatmaya sebep olan videoların telif hakkı sebebiyle siteden akldırılmasıyla ilgili yaptığı açıklamalar ve işin soruşturulacağı bilgileri bu duruma bir örnek.

Camianın ( basın - yayın ) içinden biri olan Yiğit Bulut un sansürleri teşvik eden söylemleri henüz unutulmamıştım sanırım. Birde bu söylemleri destekler nitelikte ki Bülent Arınç ın açıklamaları işin tuzu biberi olmuş durumda. Zaten Anayasa değişikliği, demokrasi, eşitlik gibi söylemlerle asıl niyetlerini süslüyor görüntüsü sergileyen yasa yapıcıların bu tarz uygulamaları mevcut şüphelerin inandırıcılığını arttırmaktan başka bir işe yaramıyor gibi. Zira YouTube ta olduğu gibi isteyen bir yolunu bulup ulaşabiliyor siteye. Başbakan ımızın ne yasağı, engeli ben YouTube a girebiliyorum tarzı söylemini hatırlatmama gerek zor her halde.

Yinede hayırlı olsun sansürsüz YouTube.

Teknoloji

Gelecek hakkında o kadar varsayım söz konusu ki hepsini takip etmek takip ettiklerin hakkında yorum yapmak pekte mümkün değil. Zira YÖK Başkanın bile kendine özgü bir yorumu vardı. Matrıx ler, Başlangıçlar, Denizler altında 20.000 fersahlar, zamanda yolculuklar yada uzaylı istilaları gibi pek çok fikir kitap veya sinema aracılığı ile yaygın şekillerde irdelenmekte. Bunların hepsi konusunda fikir sahibi olmak doğal olarak zor. Ama elle tutulur şekillere büründürülmüş olan şeyleri gördükçe hayal gücü gelişmekte insanın. Mozilla nın Seabird ürünüde buna güzel bir örnek.

Kim tahmin edebilirdi ki ceptelefonlarının varlığını bundan 20 sene önce yada küçücük bilgisayarların yapılabileceğini. Atatür ün Hatay hakkında ki hayelleri öldükten sonra olsada gerçekleşti. Yani illa bizim başarmamız şart değil. Başlangıcı yaparsak yani suyun yönünü belirlersek gerisi bir şekilde gerçekleşir.

Böylesi gelişmeleri yaşamanın yollarını aktarmaya çalıştığımız yazılar;

Ar-Ge mi, O da nesi_??

Çalışmak

30 Ekim 2010 Cumartesi

Gerçek mi_?

Uzun süredir oynamıyor, sakat yada formsuz gibi eleştirmek isteyene pek çok sebep sunan Allen Iverson transferi bence harika bir olay. Nasıl ki Roberto Carlos, Hagi, Anelka, Guti yada Quaresma transferleri güzel şeylerse bu transferde etkileyici ve mühim.

Evet pek çok yıldız, yetenekli oyuncu ve teknik adam emekliliklerini yaşamak yada tazminat almak için Türkiye ve Türkiye gibi ülkelere geliyor. Ama arada amacı sadece para olmayanlarda çıkıyor. Ki Allen Iverson transferide umarım öyle olur. Ben Beşiktaş taraftarı değilim ama bunun bir başarı olduğunu düşünüyorum ve Allen Iverson ı canlı izleme şansını verenlere çok teşeşşür ediyorum.

Konuyla alakalı olarak Deniz Gökçe ülkelerin ligleri ve milli takımları arasında karşılaştırma yapan güzel yazılar yazmıştı. Bayern Münih, İnter - Mourinho, İngiltere milli takımı ve elbette kendi ligimiz ve milli takımımız hakkında sorunlar ve geleceğide incelediği konulardan. Tabi bunu yaparken ekonominin ne kadar önemli olduğu, takımların kazandığından çok harcadığı, istikrarın önemi gibi çok mühim konularıda gediğine oturtmakta. Okumanızı öneririm.

Lakin Allen Iverson ı canlı izlemek pek çok bedel ödemeye değmez mi _?

1 Milyon Lira ya neler alınır _?

Milli piyangonun yılbaşı ikramiyesi 35 milyon liraymış. Her sene çok kişinin hayellerini süsleyen bir olay yılbaşı özel çekilişi. Ve haber kuruluşlarıda her sene aynı haberi yaparlar; Bu seneki ikramiye ile neler satın alınabilir. Pakize Suda nın da yazdığı gibi hep aynı şeyler; ev, araba, dünya turu. Hiç değişmez hayaller yada yapılabilecekler. Biraz hayalgücü lütfen demek istiyorum.

TeknoSA da 10. yıl kutlamalarında 1 milyon liraya mal olacak etkinlikler düzenleyecekmiş. Haberde derler ki; Üç boyutlu görüntüler için kamera felan alınıyormuş, bu etkinliğe çok önem veriyorlarmış, Türk parakendeciliğinin geldiği noktayı göstermek niyetindelermiş daha neler neler. Kardeşim 1 milyon liaraya benzersiz Türk Medyası gibi neler yapılabileceğini sıralasam heerhalde bu blog yetmez. EkonomiTürk Ülkerin Godiva şirketini almasını nasıl eleştirmişti. Bunun yerine teknoloji şirketlerinin birkaç milyar dolara satın alınıp nasıl gelişileceğini anlattığı yazısını önermek istiyorum. Ama birşey değişeceğini umduğumdan değil okuyanların benzer mevkilere gelmesi halinde yapmamalarını şimdiden bilmeleri için. Yada paraların nasıl çar-çu edildiğini bilmeleri için.

Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun

Tek resepsiyondu, türbandı, ordunun son ve artık tie alınmayan tepkisiydi, CHP nin etkisiz politikalarıydı, sahayı AKP alıyordu, herkes oynamıyorum verin topumu diyordu ama top kimin artık kimse emin değildi, belkide top kavgasıydı...

Bunlar konuşmamız gereken konulardan ne kadar uzak olduğumuzun birer kanıtı. Haa önceden olduğu gibimi olmalı; Elbette hayır. Sadece sembol haline gelmiş bir kutlamada çok saçmaydı. Zaten 80 darbesinin ve 82 anayasasının ürünü olduğunu düşündüğüm içi boşaltılmış fikirler ve olgularla yaşamaktayız. Dinin, laikliğin, ekonominin, milliyetçiliğin, kültürün aklınıza ne gelirse. Ortada bir yozlaşma ve anlamsızlaşma var. Bunun özellikle 25 - 35 yaş gurubunda ki kesimce yoğun bir şekilde hissedildiği çok açık. Bu yüzden belki bu nokyata geldik. Yeni arayışlar içinde olmamız belli bir kesmi yönetime getirdi. Doğru olduğu yada hak ettikleri için değil sadece değişim gerekli düşüncesi ile yanıp tutuşan bizlerin tercihleri yüzünden. Buda Kılıçdaroğlu nun neden bir anda ilgi gördüğünün ama hiç bir şey değişmediğinin anlaşılması ile CHP nin eski günlerine dönmesini açıklamakta.

Sonuç olarak bizim şu ana kadar Atatürk ilke ve inkilaplarını çoktan yıkıp daha modern fikirler üretmemiz gerekiyordu. Lakin biz daha onları anlayıp kavrrayamadık ki daha ileriye gidelim.

28 Ekim 2010 Perşembe

SPK Lisanslama sınavları

Nedir bu SPK?
sitesi şöyle tanıtıyor kendisini:
Sermaye Piyasası Kurulu, 1981 yılında 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ile kurulmuştur.
Merkezi Ankara'da olan kurulun İstanbul'da bir temsilciliği bulunmaktadır.
Kurul'un temel görevi;
Sermaye piyasasının güven açıklık ve kararlılık içinde çalışmasını,
Tasarruf sahiplerinin yani yatırımcıların hak ve yararlarının korunmasını sağlamaktır.
KURULun Teşkilat Yapısı, Temel amacı, Düzenlemeleri, Gözetimi, Şirketlerle ilgili Yetkileri, İzinleri v.s resmi websitesi olan http://www.spk.gov.tr/ adresinde detaylı olarak anlatılmıştır. İlgilenen arkadaşlara siteyi incelemelerini tavsiye ederim. Ayrıca ,uzun zamandır girmedigim sitenin yenilenmiş ve gerçekten anlaşılır, kullanımı kolaylaşmış halini görünce bende çok beğendim açıkçası.
Aslında bahsetmek istediğim bu kurumun yapmış olduğu sınavlardır. Sınavlar; kurum adına , Türkiye Sermaye Piyasası Aracı Kuruluşlar Birliği (TSPAKB) kontrolünde, Eskişehir Anadolu Üniversitesi aracılığı ile ; Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul, İzmir, Kayseri, Gaziantep, Konya ve Samsun gibi belli şehirlerde gerçekleştirilmektedir. Sermaye Piyasası Faaliyetleri lisanslama Sınavı adı altında belli düzey türlerinde farklı meslek dallarına yönelik olarak gerçekleştirilmektedir. Bu durumda her branş yükselişine göre sınava başvurma şartları da en az lise mezunundan başlayarak , 2 yıllık önlisans, 4 yıllık daha çok bankacılık ve sigortacılığa yönelik lisans mezunu , olmak ve ayrıca daha üst düzey sertifikalar için, örnegin; Türev Araçları Sınavı , Gayrimenkul Degerleme Uzmanlıgı Sınavı gibi durumlarda ise meslek tecrübesi belirli yıllarda olmak şartıyla aranmaktadır.
2008 yılında henüz üniversite son sınıftayken bir hevesle bende İleri Düzey Lisanslama sınavına katılmış, bu sınavda yer alan tam olarak hatırlamıyorum, sanırım 8 modül vardı, ilk girişimde 2 modülünden, 4 ay sonra tekrarlanan sınavından ise 1 modülü daha geçmiştim. Şuanda Bir aracı kurumda müşteri temsilciliği yapabilmem için en az 2 modülden daha başarılı olmam gerektiğini ve hala sınava girebilme şansım olduğu öğrendim. Yalnız geç kalmış olduğumu siteyi incelerken 6-7 Kasım 2010 SPK sınav yerleri belli oldu duyurusunu görünce anladım. Ama işin güzel yani sınavların yılda 4 defa tekrarlanmasıydı. Yaklaşık 3 yıl önce girmeye başladığım sınavda yılda en az 3 kez tekrarlanan ve her geçtigin modülden muaf tutulman, ayrıca bir düzey için o düzeyde sorulan tüm modüllerden geçme hakkını 4 yıl içinde size saglayan güzel bir uygulaması vardı sınav sisteminin. Bana göre tek kötü yanı, sınav ücretlerinin normalden biraz fazla olmasıydı. Şuanda tek düzey için , tek modülden dahi girecek olduğunuzda sınav ücreti 125 TL olarak açıklanmış. Aslında böyle bir lisansı almaya hak kazanmak için ödenen bedeli de fazla görmemek gerekir galiba.
Ayrıca yakın zamanda Spk bünyesinde yılda bir defa üniversite öğrencilerine belli koşullarla stajyerlik yolunu da açmıştı. Yine bünyesinde Uzman ve Uzman yardımcılıgı içinde kendi kurum sınavını yapıyor. Ön şart olarak KPSS P5ten 85 puan ve üzeri alan kişileri bünyesinde açtığı kontenjan kadar kişiye istihdam sağlıyor. Bu puanı alabilen arkadaşlar için değerlendirmelerini tavsiye edebilirim tabi öncelikle orada olmak isteyip istemediklerine karar vererek. Zira şuanda neredeyse tüm üniversite mezunu arkdaşlar, sadece devlet kurumlarından birine kapagı atalım da sözleşmeli kadrolu veya hangi kurum oldugu önemli degil zihniyetindeler kanımca. Zira takip ettiğim İşkur'un bünyesindeki Sözleşmeli Büro memuru personeli gibi , yine sözleşmeli SGK personeli gibi ilanlarda çoğunluğu benim gibi İdari bilimler mezunundan oluşan arkadaşların 80 küsür puanlarla yedeklerde kaldığını görmek içler acısı aslında. Bu da ayrı bir konu olsun..

Fenerbahçeden Haberler

Öncelikle bir Fenerbahçe li olduğumu gururla söylemek istiyorum; Ben FENERBAHÇE liyim.

Ekonomi konusunda sürekli iyimser yazılar yazan hatta krizden önceki dönemde resesyona girilmeyeceği iddiasını çeşitli araştırmalardan örneklerle ispatlamaya çalışan Deniz Gökçe bile Fenerbahçe hakkında olumsuz yazılar yazınca baya endişelenmiştim. Sporu sadece futboldan ibaret sanan insanların çoğunluğu oluşturduğu ülkemde Fenerbahçe Spor Kulübünü başarısız olduğunu duymak beni biraz daha karamsarlaştırmıştı. Birde yeni sezona kötü başlanması önce şampiyonlar ligine vasat bir takıma elenerek gidilememesi sonrada avrupa liginden yine sıradan bir takıma boğun eğilerek girme hakkının kaybedilmesi beni dahada karamsarlaştırmıştı. Zira bu liglerden gelecek para çok önemli ve ciddi miktarlardı. Durumumuzun iyi olduğunu filan söylemeyeceğim ama akşam gazetesinin haberi biraz olsun iyi hissetmemi sağladı. Paylaşmak istedim.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Ekonomi Nereye

OECD ülkemizin 2010 yılı büyümesinin %6.8, IMF ise %7.8 olarak tahmin etmişti. EkonomiTürk sitesi bu rakamları çok daha önceden söylemişti zaten. Lakin hükümet halen OECD gibi %6.8 de ısrarcı bakalım ne kadar daha ısrar edecekler.



Bende tahminler kadar tahminlerin dayandığı belgelerin, istatistiklerin ve verilerin öneminin farkındayım. Düzlüğe doğru yazımda da belirttğim gibi 3 ay sonranın açıklanacak olan büyüme oranları bu günün kapasite kullanım oranları ile belli olduğunu düşünüyorum. Deniz Gökçe nin de bu gün ki yazısında değindiği gibi büyüme oranları %8-9 aralığında olacak. Ve bunu en sağlam kanıtı büyüme rakamlarının öncüsü konumunda ki kapasite kullanım verileri. Ekim ayı verileride eylül ayına göre 1.8 puan artarak %75.3 ile iyi bir seviyeye gelmiş durumda. Dahada önemlisi grafiktede görüldüğü gibi yükselişini sürdürmekte.

Hoş Geldin / Güle Güle

Aramıza yeni katılan Sevda ya hoş geldin demedik tatlıcadı nın ayrılması vesilesi ile birşeyler söylemek istiyorum.

Yıllar önce Deniz Gökçe nin köşe yazılarından tanıştığım EkonomiTürk sitesi ile başlayan blog yaşantım mart ayında kendi blog umu kurmamla devam etti ve bu günlere geldim. Blog için verdiği emeğinden ve güzel yazılarından ötürü tatlıcadıya sonsuz teşşekkürlerimi bir kezda buradan sunmak istiyorum. Zor günlerde destekleri çok önemliydi. Ayrılma kararını saygıyla karşılıyorum. Umarım yazmaya devam eder.

sevda ya hoş geldin demek istiyorum. Vakit bulup yorum yapamıyorum yazılarına hepsini okuyorum ama. İnan çok güzeller. Çok daha iyi işler başaracağından şüphem yok. Lakin asıl alanın olan ekonomiden bahseden yazılarını merakla beklediğimi bilmeni isterim. Dostluk yazında olduğu gibi iyi ki varsınız ...

Güzel Ülkem

Ülkemizde her yıl büçte düzenlenir. Çetin Altan ın ara sıra değindiği gibi kimsenin umrunda da olmaz ama. Kimin ne kadar harcayacağı neye harcayacağı hiç bilinmez bu sayede. Ve bu bütçe oluşturulurken bir kalemide para cezalarına ayırmaktalar. Yani bütçede gelir kalemi olarak para cezaları diye bir ibare var. Gelişmiş - gelişmekte olan - geri kalmış hiç fark etmez başka ülkede varmı bilmiyorum gerçi bilmekte istemiyorum çünkü ben oralarda değil burada yaşıyorum ve " böyle iş olurmu arkadaş demek istiyorum ".

Dikkat ceza yiyebilirsiniz diye uyaran bir haber konuyu aktarmakta. Gülermisin ağlarmısın. Şimdiye kadar 3.4 milyar lira olmuş cezalar, bütçede 5.4 müş aradaki farkın kapanması için cezalara hız verilecekmiş. Yani diyorlar ki şimdiye kadar göz yumduk ama kotamızı dolduramadığımız için artık ensenizdeyiz. Şimdiye kadar yaptığınızı yaptınız artık dikkatli olun diyorlar. En iyi kaynakta trafik cezalarıymış. Arabası olanlar dikkat.

Böylesi bir davranış 3 yılda 2. kez vergi affı yapan merkezi yönetim için pekte şaşılacak bir durum değil esasında. Bakan yada bakanların çıkacak demelerine rağmen çıkmayan Mali Kuralda olduğu gibi çıkmayacak denilen vergi affıda vergi barışı, yeniden yapılandırma gibi süslenen bir şekilde yine gündemde. Verdiğim bağlantıda da belirtildiği gibi bakan yada bakanların yok demesine rağmen parti kadrolarında yer alanlar tarafından aylar öncesinden garantisi alınmış durumda hemde. EkonomiTürk ten Varlık barışı nedir ve Vergi haftası yazılarıda konuyla ilişkili güzel yazılar. Bu noktadan sonra söylenecek en güzel şey; Güzel ülkem ...

26 Ekim 2010 Salı

Kadınlar Ne İzler _?

Ülkemizde kadın istihtamı oldukça az durumda. TUİK verileride aynı şeyi söylemekte. ( Tuik in sitesi açılmıyor araştırma sonucu eklemek isterdim ) Gerçi kayıt dışında olan özellikle tarım alanında çalışan kadın sayısı azımsanamayacak kadar çok. Yinede istihtama katılmayan kadınların oluşturduğu geniş bir kitle olduğu açık. Ve bu grubun ne ile meşgul olduğu, zamanını nasıl değerlendirdiğide bir muamma.

Bu kitlenin evde mahsur kaldığı, ülkemizin sosyo yapısından ötürü, düşünülünce ne yaptıkları aslında çok açık. Elbette televizyon izlemek. Bu durumda biraz olsun dağılan kadınların ne yaptığı muammaasından sonra karşımıza kadınlar ne izler muamması dikilmekte. Ama Rtük boş durmamış ve Kadınlar ne izler araştırması yapmış.

Sağolsun var olsun. Haberde birde ilginç sonuçlardan bahsetmekte. Rtük ün işi kalmamış bunla uğraşıyor, kurumun böyle yapmsına istinaden başka boş işler uzmanlarıda bunu haber niteliği taşıyor diye gazetelerine taşımışlar. Nelerle uğraşıyoruz.

Gerçi asıl ilgilendiğim taraf haber yapılması felan değil. O bambaşka ve çoğu yayın ve yayım şirketinin karşı duramadağı bir olgu. Burada değinmek istediğim kısım sonuçlara şaşırılmasını beklemeleri haberi bu doğrultuda yazmaları.

21 ilde, 18 ve üstü 2523 kadın arasında yapılan ankete göre, kadınlar en çok yerli dizi, sağlık programı ve haberleri izliyor.

Şimdi bu sonuçlara şaşırmamızı bekliyorlar. Ben pek televizyon izlemem ama gün içerisinde birkaç farklı saatte televizyonda çeşitli kanalları gezen birisi zaten bu sonucun çıkacağını ilan edebilir. Çünkü başka program yok.

25 Ekim 2010 Pazartesi

An ı yaşamanın tadı

Ah hayat, nasıl da telaşlarla dolu degil mi?...sürekli bir meşguliyet, sürekli ertelenen hayaller, boşverilmiş, pas geçilmiş istekler... Neden ki ? Neden 24 saate sığdıramayız yapmak istediklerimizi , belki de 1 dk.mızı bile almayacak kadar kısa , ama hayati bir sözde saklıdır anın degeri.. nedense ertelemeyi yegleriz her defasında, sanki uzunca bir ömrün ve yaşanılan anların tekrarının garantisi varmış gibi elimizde, anlayamayız asla bunun önemini... Ancak kaybedildiginde yaşayarak hüznünü tak diye vururuz başımızı taşlara...
Her zaman derim , yaşamın tadı; içinde bulundugun anı yaşayabildigin kadar çıkaralıbilinir... İçinden birşey mi yapmak geldi , bırak dünü, yarını ve herşeyi sadece o An'a odaklan ve yap, işte bu kadar...var mı ötesi ve asla anı yaşarken düşünme ne öncesini, ne sonunu ve de hatta bir dk. bile sonrasını... Şimdi duyabiliyorum içinizden geçen sözleri.. Ohh ne ala tabi sözle ahkam kesmek kolay iş...Sen yapabiliyor musun ki bu tavsiye ettiğin sözleri, şeklinde gelişiyordur cümleleriniz...Haklı olabilirsiniz, hayat sadece bizim hayatımız belki ama bir türlü sadece kendimiz için yaşamayı öğrenemedik bizler...O nedenle hep geçmiş , gelecek , ya insanlar ne düşünür, ne söyler gibi fikirlerden uzak kalamadık,kalamayız... Ben yinede içimden geldigi gibi anın tadını çıkarabildigim kadar fazla çıkarmaya çalışarak geçirmeye ugraşıyorum zamanlarımı...Çünkü şu çok açık ki, Hayat yaşanılan Dakikarın bütünüdür. Bir gün ibaret degil midir saatlerden...İşte her an yaşadıklarımızı küçümserek, doyasıya hissetmeden yaşadıgımızda anlarımızı, toplamda bir günü ve sonuçta hayatı kaçırdığımız anlamına gelecek ne yazık ki...
Anın tadını çıkaramamızın en önemli sebebi de belkide , erteleme lüksümüzün oldugunu düşünmemizdendir ne dersiniz..Oysaki bazı fırsatlar imkanlar dogrultusunda yalnızca o an için çıkmıştır kişinin karşısına...Daha sonrası yoktur..Artık olmayacaktır... Buna örnek: sevdiginiz biri var ve siz ona bunu söylemek için kendinizce dogru olan zamanı beklemeyi yeglediniz. sürekli yanınızda duran belkide karar aşamasında olan sevdiginize içinizde çaglayan aşk okyanusundan bir nebze bile olsun tattırmayı düşünmediniz o an için...(Bu durum ayrıca bir haksızlık örnegi bence!)Belki kendinizce çok haklı gerekçeleriniz vardı ertelemek için sözlerinizi. Ama sizin için dogru olan zamanı beklerken, sevdiginizin kararını aksi yönde etkileyebilirsiniz ve artık geri dönüşü olmayacak bir yola girebilir belki de...Sonuç:yine kaybetmek...Bu konularda öyle çok çarpıcı hikayelerde yazılmıştır ki aslında, sadece hikayeyi okudugumuzda olayı idrak edebiliriz nedense, sonrasında hayatımıza uygulama durumumuz malesef düşüktür her defasındaki gibi...çünkü belkide o an hayatın gerçekleri, yaşam koşullarınızdır sizi ertelemeye mahkum hissettiren...Ama hiç azımsanacak bir yanı yoktur, yaşamı erteleyerek kaybettiklerimizin, ertelemeyerek kaybettiklerimizi düşündügümüzdeki degerinden...
Ya da şu örnek de mesela; dersi asıp , çok sevdiginiz bir arkadaşınızın doğum günü için özel bir kutlama hediyesi hazırlamaya başladınız, tüm gün bu program için çalışıp, begenebilecegini düşündügünüz bir hediye almak için saatlerce dolaşıp buldunuz onu mutlu edecek hediyeyi. Ve en son arkadaşlarla birleşip kutladınız sevdiginiz kişinin dogum gününü muhteşem bir mutlulukla...İşte o an hissettiginiz mutluluk duygusunun arasında derste ne oldu? hangi konular işlendi acaba neleri kaçırdım diye düşünmeye başlarsanız; gitti tüm emek, ve anın degeri...
Sonuç olarak; Hayat felsefesi olarak benimsemeye çalıştıgım,Ömer Hayyam'ın bir dörtlüğünü paylaşarak noktalayalım yazıyı..
Geçmiş olan dünden hiç yad etme
yarın da gelmemişken feryad etme
düşünme geleceği de geçmişi de
şimdi şen ol da yaşamı berbad etme...
Anın kıymetini bilerek , yaşamlarımızı berbat etmemeye özen göstermemiz dilegiyle...

sabrın sonu selamet :)

yıllarca sabırsız , heyecanlı , anlık yaşayan , beklemeyi beceremeyen biri olarak , Sabretmenin mükafatını aldıgımda nasıl da anlamlı bir eylem olarak görünüyordu gözüme..Bu tarif edilemez bir duygu kesinlikle.Hani hep bekledigin, özlemini çektigin , üzerine hayaller kurdugun, rüyalarında gördügün, hayalinde yaşattıgın isteklerin vardır ya! İşte onların gerçege dönüşmesi kadar güzel bir şey olabilir mi hayatta. Hemde sabırsız birinin, sabretmesiyle olunca bu iş her defasında şükretmeye değer oldugu aşikar...

Sanırım sabretmenin temelinde de inanmak yatıyor.. İnsan inandıgı kadar koşabiliyor hayallerinin peşinden, sabredebiliyor o büyük günün gelmesi için, inandığı için katlanabiliyor bir zamanlar imkansız gibi görünen günlerin gelecegine...Öyle kuvvetli oluyor ki bu istek ve inanç ; arada oluşan engellerin etkisi önemsizleşiyor, hayat sadece odaklandıgın , gelecegini hayal ettigin güzel günler için yaşanıyor adeta... Ve ödülünü alıyorsun sonunda azmetmenin, sabretmenin ve inanmanın...
Çok şükür diyorum tekrar. İyiki sabretmeyi ögrettin bana hayat...Bedeli agır olmuş olabilir ama ödülü öyle paha biçilmez ki...

24 Ekim 2010 Pazar

Bilmeni İsterdim

Burada senin için ağlamak isterdim. Ve sadece senin bilmeni. Yok herkes bilsin deseydin onada razı gelirdim. Yada gelmezdim. İnanmadığın için sevgime kızardım sana. Sevgimi hak etmediğini düşünür kendimede kızardım, neden sevdim seni diye. Şevkatim kadar acımasızda olabileceğimi görmeni isterdim.

Koşmak isterdim neredeysem senin olduğun yere doğru. Koşmak, çünkü insan yapımı herhangi bir aracın beni sana bacaklarımdan daha çabuk getirebileceğine inanmazdım. Gerçi ikametin kalbim olurdu. Araç işlemeyecek bir yer. Sadece benim bildiğim yolunu senin dışında. Ve öyle kalmasını isterdim oranın. Sadece sana ait. Sadece senin gidebildiğin benim dışımda. Ama illa ben gidebilmek, yolumu unutmamak yada kaybetmemek isterdim. Gazabımı göstermem gerekir ise yapabileyim diye.

Bilmeni isterdim seni ne kadar çok sevdiğimi, seveceğimi, sevebileceğimi...

İNANMASI OLDUKÇA GÜÇ...

Güzel başlayan günüm duyduğum haberle yerini tasaya bıraktı. İnanamadım önce nasıl olabilir dedim. Yalandır, yanlış duymuşum ya da yanlış anlamışımdır dedim. Ama ne yanlıştı ne de yalan. Köyümüzün başkanı bıçaklanarak öldürülmüştü.Üstelik bu sefer rüya da değildi.Daha kırk yaşındaydı, evinde onu bekleyen öpücüğüyle yatağa yollayacağı dört tane çocuğu, dünyalar tatlısı bir eşi vardı. Ama bu gece gidemedi evine. Çocuklarını kucaklayamadı. Öpemedi onları doyasıya. Eşini göremedi, ona sarılamadı. Gününün nasıl geçtiğini, neler yaşadığını anlatamadı. Çünkü eve gelmedi, gelemedi. İnsan canını hiçe sayan, vicdana sahip olmayanlarca bıçaklandı hem de kalbinden. Kimsenin kötülüğünü istemediği karıncayı bile incitmesine izin vermeyen kalbinden.
Bu kadar kolay mıydı bir insan hayatına kıymak? Bu kadar basit mi dört çocuğu babasından mahrum etmek? Adil mi peki gencecik bir eşi, eşinden alıkoymak? Hangi adalet verebilir o masumların babalarını geri? Hangi adalet geri getirebilir o kadının eşini?
En acısı uğruna kendini feda eden köylünün yanında olmaması. Başına gelenleri sadece seyretmesi. Hatta ve hatta jandarmanın elinde bıçaklanması onun kucağında can vermesi. Olacak şey mi? Jandarma, koruyucu güç güya? Canını malını koruması gereken.Ama onlar ne yaptı: üç dört çapulcuya meydanı boş bıraktı. Bu kadarla da kalmayıp onların kaçmasına izin verdi. Üstüne yaralı başkanı takip etme cesareti verdi.O kadar ki kaldırıldığı hasteneyi basmalarına, camlarını indirmelerine bir şey demedi. Nasıl oluyor bu anlamıyorum. Herkesin gözü önünde yaşanan bir olayda hem jandarma hem köylü nasıl sessiz kalabiliyor, nasıl göz yumabiliyor, aklım almıyor. Bu denli kaybetmiş olamayız insanlığımızı. Kaybetmiş olamayız vicdanımızı. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyemeyiz. Bugün onun başına gelenin yarın bizim başımıza gelmeeyceğinin kim garantisini verebilir, söyler misiniz bana?
Öyle cesaretliler ki hastane basmaya, jandarmanın elinden kaçmaya korkmuyorlar. Öyle vicdansızlar ki bir insanın ölümünü umursamıyorlar.
Nasıl olur hala aklım almıyor. Nasıl koca halk üç kişinin hakkından gelemez? Nasıl jandarma bu kadar kayıtsız kalabilir? Sıradan biri değil bahsettiğim. Bir kasabanın BELEDİYE BAŞKANI...Biliyor musunuz acıdım doğup büyüdüğüm kasabanın halkına.Acıdım kendime. Utandım kasabamdan, kendimden.
Bunun için mi çabaladı bunun için mi feda etti, geride ne bıraktığını düşünmeden diyorum şimdi. Gençliğini bu kasaba için mi harcadı? Evlatlarını bizim için mi yetim bıraktı? Bunları düşündükçe daha kötü oluyorum. Engel olamıyorum gözyaşlarıma. Eşinin yerine koyuyorum kendimi, çocuklarının yerine; işte o zaman daha çok sızlıyor vicdanım, daha çok yanıyor canım.
Katil zanlıları, onların ailesi barınmasın istiyorum artık köyde. Bari bu konuda duyarlı olalım.. Asıl onlar yaşamaya devam ederlerse köyde ellerini kollarını sallaya sallaya, asıl o zaman yazıklar olsun bize.
Biraz olsun saygı duyalım başkanımıza, kendimize..
Mekanın cennet olsun başkanım. Ailesine baş sağlığı diliyorum... Bir parça da olsa insanlığımızı kayetmediğimizi düşünerek tüm halkımı duyarlı olmaya davet ediyorum...

23 Ekim 2010 Cumartesi

YARINIM...

Ben içinde sen olduğu için seviyorum her şeyi;
İçinde sen olduğu için seviyorum sabahların mahmurluğunu.
Seninle uyanıyorum her yeni doğan güne.
Seni hatırlattığı için seviyorum gülün kokusunu.
Doyasıya çekiyorum içime...
Sensizlikle bitirsem de bugünü
Yarınlarıma uyanıyorum seninle...

22 Ekim 2010 Cuma

dostluklar....

dost dost diye nice nicesine sarıldım.

benim sadık yarim kara topraktır.

Dostluk : zor bir kelime , yüklü bir anlam içeriği arz eder herkesce. Kime sorsak ne kadar önemli ve gerekli olduğu konusunda hem fikirdir degil mi? Peki ne kadar değer verilir , ne kadar vakit ve emek harcanır onlar için, ya da sayısı kaçtır bir kişinin hayatında. 3 - 5 - toplasan çıkar mı 10 kişi? Yeri gelir akrabadan daha değerlidir denilir, yeri gelir dost için çiğ tavuk yenilir atasözündeki gibi türlü zorluklara katlanılabilinir bir dost için... Peki sizce günümüzde gerçek dostluk var mıdır diye bir konu atsak ortaya? Türlü türlü cevaplar gelecektir eminim. Bir kamuoyu araştırması yapılması gerekibilir bilimsel veriler için ama benim kanaatim bu zamanda kimse kimseye güvenmez, tabiri caizse : kimsenin canı gönülden dostu yoktur gibi cevapların çıkma olasılıgı çok yüksek olacaktır...Peki o zaman nasıl kazanılır dostluklar? Nasıl olmalıdır ki bu kadar zorlaşmış, hayatta önemsedigimiz degerlerden olan bir konu... Belli başlı genel geçerliliği olan kuralları yazılabilinir mi mesela... Yoksa gerçekten en sadık dost insana kara toprak mıdır Üstad Aşık Veysel'in de dediği gibi... Kimilerimiz ilişkilerin dostluktan ziyade çıkar ilişkisine dönüştüğünü düşünürken ,bir yerlerde gerçek dostlugu yaşayan ve var olduguna yürekten yaşayarak inanlar oldugu kanaatindeyim, yaşayan birine kendimi örnek vererek...

Bence dostların birbirinden beklediği normal insan ilişkilerinde de olmasını istedigimiz, bekledigimiz diyemiyorum çünkü beklediğimizle kalacagımıza eminim, Güven , Saygı , Sevgi, İlgi gibi kelime olarak basit , ama hayat kurtaran,anlamı büyük , uygulaması zor insani duygulardır..En önemlisi bunları yaparken insanın asla karşılığında bir beklentisinin olmamasıdır...Sanırım herkese zor gelen kısmı da burası zaten... Hem inanıyorum ki insan hayatına kattığı dost sayısını arttırdığı ölçüde , yaşamındaki huzuru ve mutlulugu kat be kat artacaktır. Herkesin hayatındaki dostlarına biraz daha zaman ayırıp , onlarla birlikte mutlulugunun arttıgını görmesini temenni ediyorum...

Hayatımdaki dostlarıma da benimle birlikte aglayıp benimle birlikte gülebildikleri, en zor anlarımda bile kendimi yanlız hissettirmedikleri için teşekkürlerimi bir borç biliyorum.... Zira herkes benim kadar şanslı olmuyor. Düşündüm de iyiki yollarımız kesişmiş, iyi ki tanıma fırsatı bulmuşum sizleri...



20 Ekim 2010 Çarşamba

İtiraf

Öneri ve deneyimlerimi anlatmaya çalıştığım Kim olmayı istemeli ve Yaşamın Amacı gibi yazıların henüz istediğim düzeye ulaşmış yazılar değil. Bunun sebebi yazarken aklımda pekçok farklı konunun olması. Bu yüzden burada yazdıklarımı ne kadar uyguladığımı ve zamanımı nelere ayırdığımı öğrenmek için bir çizelge oluşturup günün saatlerini ne yaparak geçirdiğimi öğrenmeye karar verdim ki Nasil Ingilizce Ogrenebilirim? yada Bir başarı rehberi yazıları seviyesinde yazılar yazabileyim. tatlıcadının AŞK gibi romantik yazılarından da yazamadığım ortada yani tek şansım zamanımı iyi değerlendirip çalışmak kalıyor.

17 Ekim 2010 Pazar

Kim olmayı istemeli

"İlk kimin yaptığı değil, ne yaptığını bilerek yapmak önemli " diyor Uğur Özmen yazısı da. İçtenlikle katıldığım bir söz bu. Yanlış olabilir yaptığın, eksik yada hatalıda ama ne yaptığını bilerek yapmalısın. Olayları akışına bırakmak yada şansın yardımını ummak romantiklikten başka birşey olmaz.

Henüz başında olduğum ama seçmiş olduğum iş kolu sayesinde baya kişi ile çalışma sanşı edinmiş olduğum iş hayatımdaki deneyimlerin başında gelen olgu insiyatif alabilmektir. Yükselmenin, öğrenmenin ve gelişmenin yolu insiyatif almaktan geçer. İçinde bulunulan iş koluna göre alınan insiyatifler değişkenlik göstermelidir. Lakin yanlış yapmaktan korkmadan sorumluluk almak ve kendi kararlarını uygulatmak gerekmektedir. Başkasının yönlendirmesi ile kotarılan işler o kişinin yaptığı iş olarak görülecek ve asıl yapan kişiye pek birşey katmayacaktır.

Yapılan işe ufakta olsa katkı yapmak gerekmektedir. Zamanla alınan sorumlulukları arttırmanın ve yükselmenin yolu bu güzergahtan geçer. İş yerinde yapılacak olan yeni dekorasyona katkıda bulunmaktan çizilecek herhangi bir projenin bir kısmını oluşturmaya kadar pek çok örnek verilebilir alınabilecek küçük sorumluluklara.

Elbette aynı yere çıkan başka yollarda vardır. Benim anlattığım bunlardan sadece bir tanesi. Herkesin yaşadığı farklı deneyimleri vardır. Paylaşırlarsa sevinirim.

Kişinin yükselirken ve sorumluluk sahasını genişletirken yaptığı yanlışlardan en mühimide alternatifini geliştirmemesidir. Ne çok şirket ilk kurucuları öldükten sonra işlerde bocalayan çocuklar yada akrabalar yüzünden batmamışmıdır. Ne çok iş hastalanan yada acil işi çıkan biri yüzünden yarıda kalmamışmıdır. Ne çok pozisyon tartışmalar yüzünden ayrılan çalışanlardan dolayı boş kalmamışmıdır_! Hem kişi kendisine bir alternatifi yetiştirmeyi bilmeli hamde şirket bunu özendirmeli hatta zoraki kılmalıdır. Şirkette çalışanda zorluk çekmesin.

Anlatacak söyleyecek daha çok şey var aslında. Ama uzatmanın gereği yok. İş hayatında verilmesi gereken bir karar var. Ya yaptığını bilen ve arkasında duran birisi olmalı yada başkalarının yönlendirmesi ile hareket etmeli. Tabi birde şansa bırakabiliriz...